İnsanların kendilerini anlamalarının ve net bir şekilde isteklerini sıralamalarının zorluğunu biliyorum.
Şu ara kendimi durduramadığım bir istekle kasıldığımı itiraf etmeliyim. Aslında oturup düşüncelerimi uzun, uzun analiz ettiğimde bastırabiliyorum isteklerimi. Ama belki de bazılarını bastırmamak gerekli.
Bazen bu nedenle emin olamıyorum belki de...
Bir de, emin olup da söyleyememek var ki insanı delirten bir durum. Kimsenin başına gelmemesini temenni ediyorum.
Öpmek:
düşündükçe dudaklarımın gerildiğini hissediyorum. Tabii ki istedğim kişiyi öpmekten bahsediyorum ve herkesi istediğim söylenemez. Şu ara, tarzıyla hakikaten ilgimi çeken, fiziksel olarak da bugüne kadarki hiç bir beğendiğim adama benzemeyen birini öpmek istiyorum.
Tabii ki adama bunu söyleyemiyorum. Onun yerine etrafında dolaşıyorum ve suyun üzerinde yüzgecimin yarattığı dalgayı hissetmesini sağlamaya çalışıyorum. Sanırım aptalım ben.
İşleri oluruna bırakmayı hiç beceremedim.
Şimdi de beceremiyorum. Aslında oluruna bırakmak ve pek dokunmamak lazım galiba ama onu keşfetme arzum öyle büyük ki, ne kelimelerimi ne de düşüncelerimi denetleyemiyorum.
Onu öpmek isteğiyle kasılıyorum, onun kollarımda uyanmasını istiyorum, yorgun olduğunda omuzlarına masaj yapmak istiyorum. Hatta ben masaj yaparken uyuyakalsa da ona sarılsam, yanına uzanıp onunla sıcacık uyusam diye hayal ediyorum.
Ve bu söyleyemediklerimin tümünü istiyorum. İstediğimi biliyorum. Çok mantıklı geliyor analiz ettiğimde, karşı koyamıyorum. Oluruna da bırakamıyorum.
Sanırım aptalım ben...
25 Aralık 2008 Perşembe
22 Aralık 2008 Pazartesi
Kendimle başbaşa...
Son on gündür özellikle enerjimin dağılmasına sebep olan pek çok olay gelişti. Bugüne kadar istediğim ve ihtiyacım olduğunu düşündüğüm şeyleri elde ettim. Bir prestij meselesi gibi gördüğüm şeyler artık elimde.
Ama ihtiyacım olanın bu olmadığını anlayabiliyorum şu anda.
Aradan geçen zamanda, özellikle son bir yıla o kadar çok değişimi sığdırdım ki, geçen sene bu zamanlar hırsla sarıldığım ve istediğim şeyleri bu kadar isteme sebebimin sadece egomdaki eksik taşı yerine koymaya yarayacağını bugün rahatça anlıyorum; o gün anlayamadığım kadar rahat.
Şu an egomu normal düzeyde tutmaya çalışıyorum. Bazen gözlerimin ötesinde görüyorum. Aslında diğer insanları da kendim gibi bildiğim için olsa gerek, benim gördüğümü başkasının görmemesini/anlayamamasını uzunca bir süre tahayyül bile edemiyorum. Ama dünyanın düzeni böyle işliyor. Bazıları görüyor, hissediyor, çözüyor. Bazıları ise kör.
İnsan ilişkilerinin nasıl kör-topal ilerlediğini bilen bir insan olarak kendimi korumaya almak için, bir alan ayırdım kendime. Suskunluğum, düşüncelerim ve hayallerimden oluşan bir dünyam var. Bazen bunları tuşlara döküyorum, bazen sadece hayal ediyor ve uyuyorum.
Genel olarak hayatımın başkaları tarafından işgal edilmesinden hoşlanmıyorum artık. Çünkü sosyal olmak bu değil. Sosyallik bir durumdur, ama kendisiyle ilişkisini oturtmuş insanlar için bir durumdur. Kendisini tanımayan, bazı hareketlerinin anlamını bazen kendinin bilmediği yarım bir benlikle oradan oraya savrulan insanların devamlı bir yerlerde bir şeyler konuşması, yapması, devamlı insanlara "maruz kalması" sosyallik değildir. Sosyal olma ihtiyacı, kendisini anlayan birinin rasyonel düşünce çekirdeğinden uzaklaşmadan merkeze biraz mesafeli bir yörünge bulma ihtiyacıdır.
Son zamanlarda insanlara kendi isteğimin dışında maruz kalmam ve bazılarından gereğinden fazla etkilenmem, kendimle ilişkimin karmaşıklaşmasına sebep oluyor açıkçası. Bilirsiniz, bazı eksikleriniz vardır. Giyside yamanacak bir yer gibi diyelim. Ama ihtiyacınız olan, tek bir tür kumaşta tek bir renktir. Başka türlüsü ne içinize sinecek, ne deliği kapatacaktır.
Kendimle barış haline yeniden geçmek için suskunluğuma geri dönmeyi deneyeceğim. Deneyeceğim diyorum, çünkü ne istediğimi tam olarak anlamakta zorlandığımı söylersem ne yalan söylemiş, ne de abartmış olurum.
Kendimle anlaştığım konu eksik hissettiğim şeyler. Bunların ne olduğunu beni tanıyanlar bilebilir. Çok sık olmamakla birlikte hayıflanmaktan kendimi alamadığım anlar oluyor. Zaman koşarak geçiyor ve kendimi anlayamadığım her an kayıp benim için. Şu ara eksiklikleri benim tek başıma kapatamayacağımı kendime anlatmam lazım. Böylece sebat ve tevekkül konusunda uzlaşabileceğimi düşünüyorum. Hezeyana kapılıp, sakinliğimi kaybetmek istemiyorum.
Son zamanlarda ektiğim tüm arkadaşlarımdan, söylemek istediklerimi hiç söylemediğim insanlardan özür dilemek istiyorum ama bunu bile beceremiyorum. Çünkü çözülmeyi bekleyen meselelerim var içimde. Ve bunu kimseyle konuşarak yapamayacağım aşikar.
Ama ihtiyacım olanın bu olmadığını anlayabiliyorum şu anda.
Aradan geçen zamanda, özellikle son bir yıla o kadar çok değişimi sığdırdım ki, geçen sene bu zamanlar hırsla sarıldığım ve istediğim şeyleri bu kadar isteme sebebimin sadece egomdaki eksik taşı yerine koymaya yarayacağını bugün rahatça anlıyorum; o gün anlayamadığım kadar rahat.
Şu an egomu normal düzeyde tutmaya çalışıyorum. Bazen gözlerimin ötesinde görüyorum. Aslında diğer insanları da kendim gibi bildiğim için olsa gerek, benim gördüğümü başkasının görmemesini/anlayamamasını uzunca bir süre tahayyül bile edemiyorum. Ama dünyanın düzeni böyle işliyor. Bazıları görüyor, hissediyor, çözüyor. Bazıları ise kör.
İnsan ilişkilerinin nasıl kör-topal ilerlediğini bilen bir insan olarak kendimi korumaya almak için, bir alan ayırdım kendime. Suskunluğum, düşüncelerim ve hayallerimden oluşan bir dünyam var. Bazen bunları tuşlara döküyorum, bazen sadece hayal ediyor ve uyuyorum.
Genel olarak hayatımın başkaları tarafından işgal edilmesinden hoşlanmıyorum artık. Çünkü sosyal olmak bu değil. Sosyallik bir durumdur, ama kendisiyle ilişkisini oturtmuş insanlar için bir durumdur. Kendisini tanımayan, bazı hareketlerinin anlamını bazen kendinin bilmediği yarım bir benlikle oradan oraya savrulan insanların devamlı bir yerlerde bir şeyler konuşması, yapması, devamlı insanlara "maruz kalması" sosyallik değildir. Sosyal olma ihtiyacı, kendisini anlayan birinin rasyonel düşünce çekirdeğinden uzaklaşmadan merkeze biraz mesafeli bir yörünge bulma ihtiyacıdır.
Son zamanlarda insanlara kendi isteğimin dışında maruz kalmam ve bazılarından gereğinden fazla etkilenmem, kendimle ilişkimin karmaşıklaşmasına sebep oluyor açıkçası. Bilirsiniz, bazı eksikleriniz vardır. Giyside yamanacak bir yer gibi diyelim. Ama ihtiyacınız olan, tek bir tür kumaşta tek bir renktir. Başka türlüsü ne içinize sinecek, ne deliği kapatacaktır.
Kendimle barış haline yeniden geçmek için suskunluğuma geri dönmeyi deneyeceğim. Deneyeceğim diyorum, çünkü ne istediğimi tam olarak anlamakta zorlandığımı söylersem ne yalan söylemiş, ne de abartmış olurum.
Kendimle anlaştığım konu eksik hissettiğim şeyler. Bunların ne olduğunu beni tanıyanlar bilebilir. Çok sık olmamakla birlikte hayıflanmaktan kendimi alamadığım anlar oluyor. Zaman koşarak geçiyor ve kendimi anlayamadığım her an kayıp benim için. Şu ara eksiklikleri benim tek başıma kapatamayacağımı kendime anlatmam lazım. Böylece sebat ve tevekkül konusunda uzlaşabileceğimi düşünüyorum. Hezeyana kapılıp, sakinliğimi kaybetmek istemiyorum.
Son zamanlarda ektiğim tüm arkadaşlarımdan, söylemek istediklerimi hiç söylemediğim insanlardan özür dilemek istiyorum ama bunu bile beceremiyorum. Çünkü çözülmeyi bekleyen meselelerim var içimde. Ve bunu kimseyle konuşarak yapamayacağım aşikar.
27 Kasım 2008 Perşembe
Gökkuşağı'nın Kırmızısı
Bir varmış, Bir yokmuş. Allah'ın kulu çokmuş. Çok demesi günahmış. Develer pire, pireler deve iken, çok uzaklarda bir ülkede mutlu insanlar yaşarmış. Bu ülkenin bir de küçük prensesi varmış. Babası ne istese yapar, kızını çok severmiş. Prenses daha 9-10 yaşlarında olmasına rağmen, yüzünün duru güzelliği güneşi kıskandırırmış.
Babası kızı için küçük bir köşk yaptırmış saray bahçesine ve içini de tüm dünyadan toplattığı çeşitli oyuncakla doldurmuş. Kız bütün gün köşkünde envai çeşit oyunlarını oynarmış. Bir de yanında kendinden yaşça büyük bir yardımcısı varmış. Kömür gibi kara derili, masum yüzlü, narin görünüşlü bu yardımcının adı "Nergis" imiş. Prenses ne istese Nergis koşar yaparmış. Kız Nergis'i arkadaştan ayrı düşünmezmiş, her şeyine ortak edermiş onu. Gel zaman git zaman, Prensese oyuncakları yetmez olmuş, günün ortasına gelmeden oyuncaklarından sıkılıp, bahçeye koşmaya başlamış. Orada ağaçların arasında dolaşıp kelebek yakalamaktan ve kuşların sesini dinlemekten zevk alır olmuş.
Ülkenin "Gökkuşağı Bayramı" meşhurmuş. Her sene bahardan yaza çıkarken bir hafta hem yağmur yağar, hem güneş açar, her yönden gökkuşakları göğü sararmış. Bir gün yine böyle bir bayram zamanı kız bahçede dolaşırken gökkuşağını görüvermiş. Nereden bilsin dışarıda bayramlarının kutlandığını o vakit? Tutturmuş "Ben bu gökkuşağının 'Kırmızı'sını isterim!" diye. Nergis'e buyurmuş, gitsin ona getirsin hem de bir şişeye hapsetsin öyle getirsin diye. Nergiscik şaşırmış, "aman prensesim olur mu hiç öyle şey, nasıl hapsederiz şişeye gökkuşağının kırmızısını?" dese de prenses ayaklarını yere vura, vura buyruğunu haykırmış. Nergis bakmış olacağı yok, soluğu sarayın bahçesinin dışında almış. Yürümeye başlamış dertli dertli. Bir yerde bir sokağa denk gelmiş. Bakmış içeride elmas işliyorlar, oradaki ustalardan birine yaklaşmış. Usta elindeki taşı güneş ışığına tuttukça, duvara gökkuşakları düşermiş. Nergis sormuş "Usta efendi, ben gökkuşağının kırmızısını nasıl alırım?" Usta gevrekçe gülmüş, "Gökkuşağı bir bütündür, onu parçalayamazsın. Eğer kırmızısını alırsan, darmadağın olur tüm arkadaşları. Bir daha da ne elmalar, ne çilekler kızarır. Kumaşlara kırmızı rengi veremezsin, diğer renkleri de unutursun zamanla. O zaman dünya bozulur, hayat da biter." Nergis işin aslını anlatamamış ustaya, teşekkür edip çıkmış. Ne yapacağını düşünürken bir güvercin gelip omzuna konmuş. "Ne oldu sana küçük Nergis?" demiş. Nergis önce çok şaşırmış konuşan güvercine, ama başka da kimse anlatacağına inanmaz diye başlamış başından geçeni anlatmaya, sonunda da "Bulmadan gidersem, prenses beni saraydan kovar. Ben ne yaparım o zaman?" demiş. Güvercin de "Üzülme ben senin için gider gökkuşağı ile konuşur kırmızısını isterim. Geçici bir süre için ödünç alırız, prenses bıkınca geri veririz gökkuşağına" demiş. Nergis, minnet dolu teşekkür etmiş. Güvercin ona kendisini beklemesini söyleyip gitmiş.
Nergis akşam hava kararana kadar beklemiş. Tam gidecekken omzuna gelip konmuş gene güvercin. Gagasına asılı küçük şişede pırıl pırıl kırmızı duruyormuş. Nergis elini uzatıp dokununca şişe büyümüş ve bir ibrik boyuna gelmiş. Küçük kız minnetle güvercini öpmüş.Teşekkürlerini dizerken, "Yalnız" diye bölmüş güvercin, "1 hafta sonra getir kırmızıyı, yoksa elmalar kızarmaz, çilekler olmaz, narlar olgunlaşmaz. Doğa ana kırmızıyı veremezse hiç bir meyve sebze toplanamaz" Nergis tamam deyip koşarak sarayın yolunu tutmuş. Saraya girdiğinde doğruca gidip şişeyi prensesin önüne koymuş. Prenses sevinçten deliye dönmüş, kucaklayıp Nergis'i öpmüş. Nergis, "Prensesim, size bir şey söylemem gerek; kırmızıyı bir hafta sonra gökkuşağına geri vermemiz gerek, çünkü o olmazsa hiç bir meyve sebze olmaz" demiş. Prenses hiddetle "Olmaz, o benim bundan sonra, ne istersem onu yaparım" demiş. Nergis ne kadar dil döktüyse ikna edememiş küçük kızı.
Aradan zaman geçmiş. Bir hafta dolmuş, prenses şişenin önünden ayrılmıyor, bir damla uylku uyumadan şişedeki parlak renkleri izliyormuş. Ama bu arada gökkuşakları ülkenin üzerinde çıkmaz olduğundan, bayram için gelen başka ülkelerin insanları yavaş yavaş ülkeyi terk etmeye başlamışlar. Padişah neler olduğunu anlayamamış, tüm halk da şaşkınmış.
Gel zaman git zaman ülkede çirkin renkli kumaşlar başgöstermeye başlamış, halk çok mutsuzmuş, çiftçiler meyvelerinin olgunlaşmamasından şikayet ediyorlarmış. Oysa ne su, ne de güneş eksiği varmış. Tam o sırada prenses hastalanmış. Ateşler içinde yanıyormuş, sayıklıyormuş. Sarayın hekimleri gelip, kızı kontrol etmişler ve iyileşmesi için bir tabak taze mis gibi kokan çilek yemesi gerektiğine karar vermişler. Padişah tüm ülkeye, komşu ülkelere haber salmış. Ama hiç bir yerde çilek bulamamışlar. Çilekler bembeyazmış her yerde, kokuları da yokmuş.
Nergis üzüntüsünden deli olmak üzereymiş. Gizlice gidip köşkten şişeyi almış ve koşarak Güvercin ile son görüştükleri yere gitmiş. "Güvercin, Güvercin neredesin?" diye seslenmiş, bakmış gelen giden yok başlamış ağlamaya. Sonra bir kanat sesi duymuş. Güvercin gelip karşısına konmuş, sitemkar bir sesle "Ben seni uyarmadım mı Nergis, ne yapacağız şimdi?" demiş. "Bilmiyorum" deyip yeniden ağlamaya başlamış küçük kız, "Prenses çok hasta, bir tabak çilek lazım ve hiç bir yerde yok. Ne olur bir çare" demiş. Güvercin iç çekip, "Tamam," demiş, "Sana yardım edeceğim, çünkü şişeyi senin getirmek istediğini, prensesin bırakmadığını biliyorum" Şişeye doğru ilerlemiş ve gagasıyla dokunmuş. Şişe yeniden küçülünce zincirini tutup havalanmış. Nergisi almış bir endişe, gökkuşağı yeniden bir araya gelsin, meyveler olsun diye dualar ediyormuş içinden.
Hava kararırken gelmiş Güvercin geri "Gökkuşağı yarından itibaren çıkacak, yarın sabah hiç bir şeyden haberin yokmuş gibi davran. Sen iyi bir çocuksun Nergis, kendine iyi bak bir daha görüşemeyiz herhalde" deyip uçup gitmiş.
Ertesi sabah çiftçiler bir kalkmışlar ki, olgun domatesler, olgun şeftaliler, çilekler, karpuzların içi kıpkırmızı! Hiç bir anlam verememişler ama çilekleri toplayıp soluğu sarayda almışlar.
Prensese çilek verilmiş ve prenses iyileşmiş. Babasına neler olduğunu sormuş, babası olgunlaşmayan meyveleri anlatınca, bir anda yaptığı hatayı anlamış. Bir daha bencillik yapmayacağına kendi kendine söz vermiş.
Gökten 3 elma düşmüş, biri bu masalı yazana, biri anlatana, diğeri dinleyene.
Babası kızı için küçük bir köşk yaptırmış saray bahçesine ve içini de tüm dünyadan toplattığı çeşitli oyuncakla doldurmuş. Kız bütün gün köşkünde envai çeşit oyunlarını oynarmış. Bir de yanında kendinden yaşça büyük bir yardımcısı varmış. Kömür gibi kara derili, masum yüzlü, narin görünüşlü bu yardımcının adı "Nergis" imiş. Prenses ne istese Nergis koşar yaparmış. Kız Nergis'i arkadaştan ayrı düşünmezmiş, her şeyine ortak edermiş onu. Gel zaman git zaman, Prensese oyuncakları yetmez olmuş, günün ortasına gelmeden oyuncaklarından sıkılıp, bahçeye koşmaya başlamış. Orada ağaçların arasında dolaşıp kelebek yakalamaktan ve kuşların sesini dinlemekten zevk alır olmuş.
Ülkenin "Gökkuşağı Bayramı" meşhurmuş. Her sene bahardan yaza çıkarken bir hafta hem yağmur yağar, hem güneş açar, her yönden gökkuşakları göğü sararmış. Bir gün yine böyle bir bayram zamanı kız bahçede dolaşırken gökkuşağını görüvermiş. Nereden bilsin dışarıda bayramlarının kutlandığını o vakit? Tutturmuş "Ben bu gökkuşağının 'Kırmızı'sını isterim!" diye. Nergis'e buyurmuş, gitsin ona getirsin hem de bir şişeye hapsetsin öyle getirsin diye. Nergiscik şaşırmış, "aman prensesim olur mu hiç öyle şey, nasıl hapsederiz şişeye gökkuşağının kırmızısını?" dese de prenses ayaklarını yere vura, vura buyruğunu haykırmış. Nergis bakmış olacağı yok, soluğu sarayın bahçesinin dışında almış. Yürümeye başlamış dertli dertli. Bir yerde bir sokağa denk gelmiş. Bakmış içeride elmas işliyorlar, oradaki ustalardan birine yaklaşmış. Usta elindeki taşı güneş ışığına tuttukça, duvara gökkuşakları düşermiş. Nergis sormuş "Usta efendi, ben gökkuşağının kırmızısını nasıl alırım?" Usta gevrekçe gülmüş, "Gökkuşağı bir bütündür, onu parçalayamazsın. Eğer kırmızısını alırsan, darmadağın olur tüm arkadaşları. Bir daha da ne elmalar, ne çilekler kızarır. Kumaşlara kırmızı rengi veremezsin, diğer renkleri de unutursun zamanla. O zaman dünya bozulur, hayat da biter." Nergis işin aslını anlatamamış ustaya, teşekkür edip çıkmış. Ne yapacağını düşünürken bir güvercin gelip omzuna konmuş. "Ne oldu sana küçük Nergis?" demiş. Nergis önce çok şaşırmış konuşan güvercine, ama başka da kimse anlatacağına inanmaz diye başlamış başından geçeni anlatmaya, sonunda da "Bulmadan gidersem, prenses beni saraydan kovar. Ben ne yaparım o zaman?" demiş. Güvercin de "Üzülme ben senin için gider gökkuşağı ile konuşur kırmızısını isterim. Geçici bir süre için ödünç alırız, prenses bıkınca geri veririz gökkuşağına" demiş. Nergis, minnet dolu teşekkür etmiş. Güvercin ona kendisini beklemesini söyleyip gitmiş.
Nergis akşam hava kararana kadar beklemiş. Tam gidecekken omzuna gelip konmuş gene güvercin. Gagasına asılı küçük şişede pırıl pırıl kırmızı duruyormuş. Nergis elini uzatıp dokununca şişe büyümüş ve bir ibrik boyuna gelmiş. Küçük kız minnetle güvercini öpmüş.Teşekkürlerini dizerken, "Yalnız" diye bölmüş güvercin, "1 hafta sonra getir kırmızıyı, yoksa elmalar kızarmaz, çilekler olmaz, narlar olgunlaşmaz. Doğa ana kırmızıyı veremezse hiç bir meyve sebze toplanamaz" Nergis tamam deyip koşarak sarayın yolunu tutmuş. Saraya girdiğinde doğruca gidip şişeyi prensesin önüne koymuş. Prenses sevinçten deliye dönmüş, kucaklayıp Nergis'i öpmüş. Nergis, "Prensesim, size bir şey söylemem gerek; kırmızıyı bir hafta sonra gökkuşağına geri vermemiz gerek, çünkü o olmazsa hiç bir meyve sebze olmaz" demiş. Prenses hiddetle "Olmaz, o benim bundan sonra, ne istersem onu yaparım" demiş. Nergis ne kadar dil döktüyse ikna edememiş küçük kızı.
Aradan zaman geçmiş. Bir hafta dolmuş, prenses şişenin önünden ayrılmıyor, bir damla uylku uyumadan şişedeki parlak renkleri izliyormuş. Ama bu arada gökkuşakları ülkenin üzerinde çıkmaz olduğundan, bayram için gelen başka ülkelerin insanları yavaş yavaş ülkeyi terk etmeye başlamışlar. Padişah neler olduğunu anlayamamış, tüm halk da şaşkınmış.
Gel zaman git zaman ülkede çirkin renkli kumaşlar başgöstermeye başlamış, halk çok mutsuzmuş, çiftçiler meyvelerinin olgunlaşmamasından şikayet ediyorlarmış. Oysa ne su, ne de güneş eksiği varmış. Tam o sırada prenses hastalanmış. Ateşler içinde yanıyormuş, sayıklıyormuş. Sarayın hekimleri gelip, kızı kontrol etmişler ve iyileşmesi için bir tabak taze mis gibi kokan çilek yemesi gerektiğine karar vermişler. Padişah tüm ülkeye, komşu ülkelere haber salmış. Ama hiç bir yerde çilek bulamamışlar. Çilekler bembeyazmış her yerde, kokuları da yokmuş.
Nergis üzüntüsünden deli olmak üzereymiş. Gizlice gidip köşkten şişeyi almış ve koşarak Güvercin ile son görüştükleri yere gitmiş. "Güvercin, Güvercin neredesin?" diye seslenmiş, bakmış gelen giden yok başlamış ağlamaya. Sonra bir kanat sesi duymuş. Güvercin gelip karşısına konmuş, sitemkar bir sesle "Ben seni uyarmadım mı Nergis, ne yapacağız şimdi?" demiş. "Bilmiyorum" deyip yeniden ağlamaya başlamış küçük kız, "Prenses çok hasta, bir tabak çilek lazım ve hiç bir yerde yok. Ne olur bir çare" demiş. Güvercin iç çekip, "Tamam," demiş, "Sana yardım edeceğim, çünkü şişeyi senin getirmek istediğini, prensesin bırakmadığını biliyorum" Şişeye doğru ilerlemiş ve gagasıyla dokunmuş. Şişe yeniden küçülünce zincirini tutup havalanmış. Nergisi almış bir endişe, gökkuşağı yeniden bir araya gelsin, meyveler olsun diye dualar ediyormuş içinden.
Hava kararırken gelmiş Güvercin geri "Gökkuşağı yarından itibaren çıkacak, yarın sabah hiç bir şeyden haberin yokmuş gibi davran. Sen iyi bir çocuksun Nergis, kendine iyi bak bir daha görüşemeyiz herhalde" deyip uçup gitmiş.
Ertesi sabah çiftçiler bir kalkmışlar ki, olgun domatesler, olgun şeftaliler, çilekler, karpuzların içi kıpkırmızı! Hiç bir anlam verememişler ama çilekleri toplayıp soluğu sarayda almışlar.
Prensese çilek verilmiş ve prenses iyileşmiş. Babasına neler olduğunu sormuş, babası olgunlaşmayan meyveleri anlatınca, bir anda yaptığı hatayı anlamış. Bir daha bencillik yapmayacağına kendi kendine söz vermiş.
Gökten 3 elma düşmüş, biri bu masalı yazana, biri anlatana, diğeri dinleyene.
19 Eylül 2008 Cuma
Kendini Beğenmiş
Ben kendini beğenmiş bir insanım. Bu nedenle kimseye iki kez "Gel" demem.
Şansınızı kaybettiyseniz -teptiyseniz demek doğru olacak-, geçmiş olsun!
Haydi kalın sağlıcakla...
Şansınızı kaybettiyseniz -teptiyseniz demek doğru olacak-, geçmiş olsun!
Haydi kalın sağlıcakla...
14 Eylül 2008 Pazar
Hope
İçimde bir bahçem var benim.
Uzun uzun ağaçlarımın serin gölgesinde dinleniyorum; o ağaçlar benim ailem, çocukluğum... En güzel yeşille salınıyor anılarım dallarda yaprak yaprak...
Çimlerim yumuşacık, toğrağım mis gibi kokuyor.
Benim sevinçli bahar yağmurlarım var... Yeniden yağsınlar diye bekliyorum.
Güneşim pırıl pırıl...
Kır çiçeklerim var, gülüşlerimdir çoğu zaman.
Kelebekler gibi uçuşur içimde kelimelerim. Öykülerim cıvıl cıvıl şarkılardır, kuşların söylediği.
Mis gibi kokuyor çiçeklerim.
Ve içlerinde bir tanesi var ki...
Tomurcuğunu seyrediyorum. Gün günden büyümesini seyrediyorum.
Açsın koklayayım diye bekliyorum.
Bir bahçem var benim... En güzel gün daha doğmadı üzerine...
Uzun uzun ağaçlarımın serin gölgesinde dinleniyorum; o ağaçlar benim ailem, çocukluğum... En güzel yeşille salınıyor anılarım dallarda yaprak yaprak...
Çimlerim yumuşacık, toğrağım mis gibi kokuyor.
Benim sevinçli bahar yağmurlarım var... Yeniden yağsınlar diye bekliyorum.
Güneşim pırıl pırıl...
Kır çiçeklerim var, gülüşlerimdir çoğu zaman.
Kelebekler gibi uçuşur içimde kelimelerim. Öykülerim cıvıl cıvıl şarkılardır, kuşların söylediği.
Mis gibi kokuyor çiçeklerim.
Ve içlerinde bir tanesi var ki...
Tomurcuğunu seyrediyorum. Gün günden büyümesini seyrediyorum.
Açsın koklayayım diye bekliyorum.
Bir bahçem var benim... En güzel gün daha doğmadı üzerine...
1 Eylül 2008 Pazartesi
RUJ
Denize bakışım ilk değil ama bugün ilk kez böyle hissediyorum.
Bir daha hiç ayak basmayacağım bir kıyıdan ayrıldığımda daha gün doğmamıştı.
Şimdi güneş yükselip çiğ, çıplak bir ışıkla denizi ve göğü buz mavisine boyarken de bunu düşünüyorum. Çıpayı motorla bile çekmedim, ellerimle asıldım. Dehşet bütün sinirlerimi felç etmiş gibiydi.
Oysa akşam parlak fuşyalı,turunculu şifonlarını üzerinden sıyırıp kül rengi geceliğini giyerken karşıma çıkmıştı. Üzerinden yıllar geçse de hiç uçmamış bir parfüm, hiç solmamış bir çiçek, hiç eskimemiş bir şarkı gibiydi baştan ayağa...
Mermer gibi cildi ve yunan heykellerini kıskandıracak kadar güzel bedeni hiç bozulmamış, sanki zaman onun ekseninde dönmüş ama ona hiç dokunmamıştı. Üzerine tam da yaz sonuna uygun,doğanın renklerinde püfür püfür uçuşan bir elbise giymişti. Yüksek topuklu espadrilleri ile marinada bana doğru yürüyor ve gülümsüyordu.
Dudaklarında o bildik gülüşü vardı, ama bir farkla: Dudaklarına can alıcı bir kırmızı hakimdi. Hani ressamların aradığı, bulsa bile göremediği o saf, hançer gibi kırmızı... Gülüşü bu renk olunca içimi baştan başa kesti işte. Aklım bir anda geçmişi, yaralarımı, ağladığım, parçalandığım, kendime bir sürü fiziksel acı vererek gidişini unutmaya çalıştığım günleri sildi. Sadece o ana, o andaki güzelliğine odaklandı. Ve onsuz geçen gecelerin açlığı bir canavar gibi uyandı içimde...
Gülümsemesini asla unutabileceğimi sanmıyorum. Sanki bilir gibiydi. Orada olacağımı, O’nu görünce ne tepki vereceğimi bilir gibi hem mütevazı, hem muzip, hem de hiç ayrılmamışız hala sevgiliymişiz de bana kur yapıyormuş gibiydi. Ama gülüşünde o içimi parçalayan ve ne olduğunu bilmediğim “şey” beni ilk andan yakaladı ve rahat bırakmadı. Hayatımın bundan sonrasında da rahat bırakacağını sanmıyorum.
Bir daha asla aynı olmayacağımı bilirken ve denize karşı burada, küçük teknemin pruvasında dikilirken gecenin dehşeti, zevki, neşesi ve korkunçluğu içimi değişik yönlerden uzanan eller gibi kavrıyor.
Karşımda durup, “Eee,” dedi “Beni davet etmeyecek misin teknene?”
Susup yana çekildim ve ona yol verdim. Tekneye çıktı ağır ağır, “Tahminimden büyükmüş,” dedi “Tek başına denizlere açılacak bir ‘Seyyah’ın kontrol edebileceğinden büyük bir şey bu”. Teknemin adı arkasında O’nun okuyabileceği bir yerde yazmıyordu. Daha doğrusu, kara tarafından gelebilecek kimsenin görebileceği şekilde yazmıyordu. Kurallara aykırı olduğu için defalarca uyarılmıştım, ama zaten gittiğim hiç bir limanda bir geceden fazla kalmıyordum. Hiç bir limana da bir kereden fazla gitmiyordum. Ertesi sabah beni arasalar da bulamıyorlardı. Teknemin adı Seyyah’tı. Bana yakışıyordu. Çünkü ben bir seyyahtım; Ben uyurken tek bir söz söylemeden, tek bir eşyasını bile almadan –bugüne kadar her düşündüğümde dediğim gibi- kalleşçe terk ettiği o sabahtan sonra evi barkı, malı mülkü, hisselerimi, gayrimenkulümü olduğu gibi likide çevirip tek banka hesabına yatırıp, tekneme atlamış ve karaya bir sonraki ihtiyaç molasına kadar veda etmiştim.
İhtiyaç... Bir insanın “ihtiyaç duyması”, oldum olası midemi bulandırmıştır. Çünkü bana acziyeti çağrıştırır. Ama kendimle, nefsimle, içimdeki çeşitli açlıklarla uzun bir süre savaştıktan sonra her birinin hiç körelmemiş, hatta zırnık kadar küçülmemiş şekilde yeniden karşıma dikildiğini görünce pes ettim. Pes ettiğim için de kendimden nefret ettim.
Teknemin içinde geziniyor, sanki kendine uygun bir köşe arıyordu. Yeni bir eve gelmiş bir kedi gibiydi; sokulmadan önce her yeri içgüdüleri ile “kokluyordu”. Arada bir de bana dönüp gözlerimin içine bakıyordu. Anlaşılmaz şekilde içim ürperiyordu bakışlarıyla karşılaştıkça; o anda aşkımın yeniden alevleniyor olduğunu düşünsem de, şimdi düşündükçe bunun olacaklarla ilgili bir önsezinin kıpırtısı olduğunu anlıyorum.
Yemek konusunda hazırlıksız yakalanmıştım ancak, marinalarda eğer zenginseniz yapamayacağınız şey yoktu. Hemen güvenlikten yemek için arayabileceğim bir yerin numarasını aldım ve şarap dolabının kapağını açıp damak tadımıza uygun bir şarap seçmeye koyuldum. Bu sırada o da müzik setinin yanındaki CD dolabını keşfetmiş, koleksiyonumu inceliyordu. Sabah yanaştığım limandan gece biterken ayrıldığıma göre –bunu biliyordu,emindim- bu kadar CDyi nasıl biriktirdiğimi merak ediyor olmalıydı. Ama başka bir şeyi merak ettiğini zannetmiyorum. Dilimizin konuşulmadığı bir limanda beni bulmasının çok uzun süredir zaten nereye gittiğimi bilmesinden kaynaklandığını anlayabiliyordum. Ama neden olduğunu anlayamıyordum.
Kadehler doldu, kadehler boşaldı. Şaşırtıcı derecede konuşkandı, ve nasıl oluyorsa benimle hiç bağlantısı olmayan bir sürü şey anlatıyordu. Oysa içimdeki hisse kulak kabarttıkça aslında işinin sadece ve sadece benle olduğunu anlayabiliyordum. Dördüncü kadehin de son yudumunu kafasına diktikten sonra hafifçe bana doğru kaldırdı ve “Biraz da sen anlat,” dedi “Neler yaptın deniz-kara-gökyüzü arasında?” Ona gittiğim şehirlerden bahsettim biraz, en çok sevdiğim yerlerden. Afrika’da bir arkadaşımın çektiği bir kısa filmin setine uğramak için iki gün kumanyasız tam yol gittiğimi anlattım, çok güldü. Haksız da sayılmazdı, sonlara doğru gördüğüm halisülasyonlar beni bile aklıma geldikçe güldürüyordu.
Yemekler geldiğinde ikinci şarap şişesini de yarılamıştık ve kurt gibi de acıkmıştık. Bu nedenle her ne kadar nezaket kurallarını unutmadığımızı ispat etmeye çalışsak da, hızımız nedeniyle oldukça komik görünüyor olmalıydık. Bir süre sesimiz soluğumuz çıkmadan yemek yedik, ardından yeniden havadan sudan muhabbet etmeye başladık. Yavaş yavaş anlatacaklarım tükeniyor, onun etrafıma sardığı zincir de daralıyordu. Eninde sonunda soracağı can alıcı soru bir türlü gelmiyor, içimdeki azap usul usul uyanıyordu.
Masadan kalktı, içki içerken oturduğu yere döndü ve oturdu. Ben de çaresiz, şarap şişesini alıp eski yerime gittim. Kafamın içine şarabın tanıdık pusu dolmaya başlamıştı, ama olağanüstü bir çabayla düşüncelerimin sarsaklaşmasını engellemeye çalışıyordum. Yerime rahatsız bir şekilde oturdum ve yeniden şarap koymak için hamle yaptım. Kadehini kendine doğru çekti, muzipçe güldü ve gözlerimin içine baktı. O an aramızda gerçekten bir kıvılcım parlamış olabilirdi, eğer havada yanıcı bir gaz olsaydı. Onu kollarıma alabilmek için delirdiğimi hissettim birden, aceleyle şişeyi yere koymaya çalışırken devrildi ve koyu kırmızı içecek yerdeki beyaz halının üzerine akmaya başladı ağır ağır. Pamuklu sicimlerden örgüler şarabın her damlasını içine çekmeye başladı ama bunu göz ucuyla görebildim, zira doğrulduğumda hemen dibime iliştiğini gördüm. Ilık bir lavanta kokusu burnuma doldu ve dudaklarımız buluştu. Kontrolümü kaybediyordum gerçekten, geriye doğru yaslandım ve kucağıma doğru hamle yapmasını bekledim, dünya silinmiş gibiydi ve bütün hislerim ayaktaydı.
İşte o anda ne olduysa oldu. Bir anda geriye doğru sıçradı ve “Nasıl dokunabildin onlara?Nasıl ha, nasıl?” diye bağırmaya başladı. Yüzünün çizgileri dehşet dolu bir fotoğraf, ruh hastası bir ressamın elinden çıkma bir tablo gibiydi. Ağzı kırmızı bir yara gibiydi şimdi ve çarpılmıştı öfkeden. “Hepsini,” diye soludu “hepsini ellerimle öldürdüm” çıldırmış gibiydi, içime dehşetle beraber dolan gerçeküstülük hissinden kurtulmaya ve dehşetin beni ayıltmasına uğraşıyordum. Bir anda çantasına uzandı. Silah veya kesici bir şey çıkartmasından korkarak hamle yaptım, ama çıkardığı şeyler ondan daha öldürücüydü.
Elbette yıllarca denizdeydim, aşk acısını atlatmaya çalışıyordum ve bu sürede uğradığım bazı yerlerde ihtiyaçlarıma yenik düşüyordum. Enfes yemekler, değişik içkiler kadar güzel kadınlarla da karşılaşmıştım ve bir çoğu benimle tek gece geçirmekten rahatsız olacak gibi değildiler. Bu fırsatları kaçırmak ancak ilk bir yılımın salaklığıydı. Sonrasında akışa uymuş, güzel geceler geçirmiştim. Pek çoğunun yüzünü hatırlıyordum elbette; çünkü ona çok benziyorlardı.
Ama şu an gördüklerime inanamıyordum. içimde korku yeşil renkli bir canavar eli gibi yüreğimi kavrıyor, sıkıyordu. Korkuyla kocaman olmuş gözler, bantlı ağızlar, açık kesikler, açılmış karınlar, kırıldığı belli olan bacaklar, kollar, morarmış ciltler ve kan... Çok kan vardı. O kadar çok kan vardı ki, kamaranın içini doldurmuştu sanki, gırtlağıma kadar çıkmıştı; beni boğacak gibiydi.
Öğürmeye başladım, midemde ne var ne yoksa içimi tırmalayarak çıkmak istiyordu. Eğilmemek için, kusmamak için direnirken üzerime atladığını gördüm. Onu tutmaya, engellemeye çalıştım. Tırnaklarıyla saldırıyordu bana, uzun ve yırtıcı kuş pençesine benzeyen elleri vardı artık. Ve ben içinde dönüp durduğum senaryonun gidişine inanamıyordum hala. Sakinleşecek gibi durmuyordu, aklını yitirmiş gibiydi. Hırlıyor, bağırıyor, beni parçalamak için delice saldırıyordu. Önce onu ittim, sonra bir tokat attım yüzüne. Durultmak şöyle dursun, saldırma güdüsünü geri dönülemez şekilde körükledi bu hareket. Masadan kapmış olduğu bıçakla üzerime atladı yeniden. Çevikliği ve bir suikastçi kadar bilinçli şekilde saldırışı aklımı başımdan almıştı sanki, ama savunma içgüdüm de bir o kadar uyanıktı. Onu tuttum ve boğuşmaya başladık, “Seni de geberteceğim, seni de!” diye tıslıyordu. Gücü inanaılmaz boyutlardaydı, eğer beni savunmasız yakalasa bir yerimi onmaz şekilde sakatlayabileceğinden emindim. Soğuk terler döküyor ve bu mengene gibi durumdan kurtulmaya çabalıyordum. Tabii ikimizin de sağ çıkabileceği bir durum gibi gözükmüyordu. İkimizden birisi orayı terk edemeyecekti o kesindi. Şimdiki tek çabam o kişi olmamaktı.
Yerde boğuşmamız ani saldırılarla yön değiştiriyordu. Benim savunmam pasif olmaktan çıkmıştı artık, ikimiz de birbirimizin “gözünü” hedefliyorduk. Elini sıkıca tutup yere vurdum, bıçağın sapı avcundan kaydı ve eli keskin kısma doğru hızla indi, avcundan dudaklarının renginde bir kan akmaya başladı ki, içimdeki bulantının yeniden yükseldiğini hissettim. Bu onun öfkesini olabilecek en yüksek düzeye çıkarmış olmalıydı. Hırsla bıçağı aldı ve geri çekildi, bu geri çekilme şiddetli bir dönüş manevrası olacaktı ama ben de aptal değildim. Yanımdaki masadan büyük kızartma çatalını kaptığım gibi bana hızla yaklaşan vücuduna doğrulttum. Durmaya çalıştı ama şarap emmiş halı bu frenleme hamlesine sadece kayarak karşılık verdi. Dengesini kaybedip öne doğru düşerken tutunabileceği bir şey bulabilmek için kollarını sağa sola attı, fakat bu onu yaşayacağı tüyler ürpertici sondan alıkoyamadı. Çatalın iki dişi boynuna girerken tok bir gıcırtı hissettim. Ardından da sıcak kan ellerime doğru fışkırmaya başladı. Çatalı geri çekmeye, etinden çıkartmaya çalışıyordum ama onun debelenmesi her şeyi daha da kötüleştiriyordu. Yerler kan gölüne dönmüştü ve ben sevdiğim kadını ellerimle öldürüyordum. Çaresizlik içinde çırpınıyordu, gözleri faltaşı gibi açılmıştı ve hırlayarak nefes almaya çalışıyordu.
Bir süre sonra herşey durdu. Bütün sesler kesilmişti sanki; bütün dünya susmuş gibiydi. Cansız bedeni odanın orta yerinde tuhaf açılarla kıvrılmış şekilde duruyordu ve ben kırmızı renge boğulmuş odada dikiliyordum. Fotoğraflar, kan içindeydi, halı kopkoyu bir kırmızıydı ve masadaki bir takım yiyecekler yerlere dökülmüştü. Dehşet dolu bir natürmortun içindeydim. Ve her ne yapacaksam çabuk olmalıydım.
Gece ilerliyordu ve etrafın sakinlemesini beklemeliydim. Her şeyden önce onu bu limanda bırakmayacağım belliydi. Luminol sıkıldığında her yerin ışıl ışıl parlayacağını bile bile adli tıpçıları elimle yatıma davet etmek olurdu bu, üstelik nefsi müdafaa iddia etmek komik olacaktı; onun gibi ince ve narin görünüşlü bir kadın ile benim gibi iri ve sağlıklı bir adam... Düpedüz kendi idam sehpamı kurmak demekti bu... Saate bakmayı akıl ettiğimde aradan ne kadar zaman geçmişti bilmiyorum.
Ama sırtımdan geçen ürpertiler ve içimi sarmaya başlayan panik ile yerdeki ölüye duyduğum öfke savaşıyordu. Hiç suçu olmayan bir çok kadını hunharca öldürmüştü. Benim de elimi kana bulamıştı. Bir anda uyandım rüyadan. Kendini bilerek öldürtmüştü; geçmişteki tüm suçları üzerime yıkabilecekti böylece. “Aman Tanrım” dediğimi hatırlıyorum, defalarca tekrar ettim bunu ve öfkem bu gerçekle daha da katlanarak beni sardı.
Hemen çıkıp demiri çekmeliydim ama motorla olmazdı. Sesi duyan güvenlik gelirdi ve ben zaten bekleyemeyecek kadar öfkeliydim. Ellerimle asıldım zincire, var gücümle asıldım. Önce epey zorladı ama sonra yükselmeye başladı. Gereken mühimmatı almaya vakit yoktu, sessizce gitmeliydim buradan...
Sonrası oldukça hızlı, bir o kadar da pürüzsüz gelişti. Limanı önce yavaş ve sessiz sonra da tam yolla terk ettim ve sabahın ilk ışıkları ufuk çizgisini belirlerken durdum. Demir attım ve içerideki tabloya geri döndüm. Halıyla sardığım bedeni denize atmadan önce her yeri temizledim, çamaşırsuyu stoğunun yarısı gitti. Temiz suyumun çoğunu kullandım. Ve kanlı suları denize döktüm. Açık denizden üçgen yüzgeçler görünmeye başlasın diye çok beklemem gerekmedi. Neredeyse güneşin doğuşu tamamlandığında geldiler, çok açtılar belli ki, daireler çiziyorlardı.
Cesedi aşağı attım. Fokurdamaya benzer bir hareketlenme oldu ve kırmızıya kesti denizin bir bölümü... Gerisine bakamadım; zira gecenin tamamı kıpkırmızı geçmişti ve ben geri dönüşsüz şekilde vejeteryan olmuştum; katil ve kaçak olmanın yanında tabii...
Şimdi denize bakıyorum. Saten bir çarşaf gibi uzanıyor önümde. Ve ben sebep olduğum acıları düşünüyorum, geride bıraktığım tüm ölüleri... Burnumda hâlâ lavanta kokusu...
Pruvada dikiliyorum.
Bir daha hiç ayak basmayacağım bir kıyıdan ayrıldığımda daha gün doğmamıştı.
Şimdi güneş yükselip çiğ, çıplak bir ışıkla denizi ve göğü buz mavisine boyarken de bunu düşünüyorum. Çıpayı motorla bile çekmedim, ellerimle asıldım. Dehşet bütün sinirlerimi felç etmiş gibiydi.
Oysa akşam parlak fuşyalı,turunculu şifonlarını üzerinden sıyırıp kül rengi geceliğini giyerken karşıma çıkmıştı. Üzerinden yıllar geçse de hiç uçmamış bir parfüm, hiç solmamış bir çiçek, hiç eskimemiş bir şarkı gibiydi baştan ayağa...
Mermer gibi cildi ve yunan heykellerini kıskandıracak kadar güzel bedeni hiç bozulmamış, sanki zaman onun ekseninde dönmüş ama ona hiç dokunmamıştı. Üzerine tam da yaz sonuna uygun,doğanın renklerinde püfür püfür uçuşan bir elbise giymişti. Yüksek topuklu espadrilleri ile marinada bana doğru yürüyor ve gülümsüyordu.
Dudaklarında o bildik gülüşü vardı, ama bir farkla: Dudaklarına can alıcı bir kırmızı hakimdi. Hani ressamların aradığı, bulsa bile göremediği o saf, hançer gibi kırmızı... Gülüşü bu renk olunca içimi baştan başa kesti işte. Aklım bir anda geçmişi, yaralarımı, ağladığım, parçalandığım, kendime bir sürü fiziksel acı vererek gidişini unutmaya çalıştığım günleri sildi. Sadece o ana, o andaki güzelliğine odaklandı. Ve onsuz geçen gecelerin açlığı bir canavar gibi uyandı içimde...
Gülümsemesini asla unutabileceğimi sanmıyorum. Sanki bilir gibiydi. Orada olacağımı, O’nu görünce ne tepki vereceğimi bilir gibi hem mütevazı, hem muzip, hem de hiç ayrılmamışız hala sevgiliymişiz de bana kur yapıyormuş gibiydi. Ama gülüşünde o içimi parçalayan ve ne olduğunu bilmediğim “şey” beni ilk andan yakaladı ve rahat bırakmadı. Hayatımın bundan sonrasında da rahat bırakacağını sanmıyorum.
Bir daha asla aynı olmayacağımı bilirken ve denize karşı burada, küçük teknemin pruvasında dikilirken gecenin dehşeti, zevki, neşesi ve korkunçluğu içimi değişik yönlerden uzanan eller gibi kavrıyor.
Karşımda durup, “Eee,” dedi “Beni davet etmeyecek misin teknene?”
Susup yana çekildim ve ona yol verdim. Tekneye çıktı ağır ağır, “Tahminimden büyükmüş,” dedi “Tek başına denizlere açılacak bir ‘Seyyah’ın kontrol edebileceğinden büyük bir şey bu”. Teknemin adı arkasında O’nun okuyabileceği bir yerde yazmıyordu. Daha doğrusu, kara tarafından gelebilecek kimsenin görebileceği şekilde yazmıyordu. Kurallara aykırı olduğu için defalarca uyarılmıştım, ama zaten gittiğim hiç bir limanda bir geceden fazla kalmıyordum. Hiç bir limana da bir kereden fazla gitmiyordum. Ertesi sabah beni arasalar da bulamıyorlardı. Teknemin adı Seyyah’tı. Bana yakışıyordu. Çünkü ben bir seyyahtım; Ben uyurken tek bir söz söylemeden, tek bir eşyasını bile almadan –bugüne kadar her düşündüğümde dediğim gibi- kalleşçe terk ettiği o sabahtan sonra evi barkı, malı mülkü, hisselerimi, gayrimenkulümü olduğu gibi likide çevirip tek banka hesabına yatırıp, tekneme atlamış ve karaya bir sonraki ihtiyaç molasına kadar veda etmiştim.
İhtiyaç... Bir insanın “ihtiyaç duyması”, oldum olası midemi bulandırmıştır. Çünkü bana acziyeti çağrıştırır. Ama kendimle, nefsimle, içimdeki çeşitli açlıklarla uzun bir süre savaştıktan sonra her birinin hiç körelmemiş, hatta zırnık kadar küçülmemiş şekilde yeniden karşıma dikildiğini görünce pes ettim. Pes ettiğim için de kendimden nefret ettim.
Teknemin içinde geziniyor, sanki kendine uygun bir köşe arıyordu. Yeni bir eve gelmiş bir kedi gibiydi; sokulmadan önce her yeri içgüdüleri ile “kokluyordu”. Arada bir de bana dönüp gözlerimin içine bakıyordu. Anlaşılmaz şekilde içim ürperiyordu bakışlarıyla karşılaştıkça; o anda aşkımın yeniden alevleniyor olduğunu düşünsem de, şimdi düşündükçe bunun olacaklarla ilgili bir önsezinin kıpırtısı olduğunu anlıyorum.
Yemek konusunda hazırlıksız yakalanmıştım ancak, marinalarda eğer zenginseniz yapamayacağınız şey yoktu. Hemen güvenlikten yemek için arayabileceğim bir yerin numarasını aldım ve şarap dolabının kapağını açıp damak tadımıza uygun bir şarap seçmeye koyuldum. Bu sırada o da müzik setinin yanındaki CD dolabını keşfetmiş, koleksiyonumu inceliyordu. Sabah yanaştığım limandan gece biterken ayrıldığıma göre –bunu biliyordu,emindim- bu kadar CDyi nasıl biriktirdiğimi merak ediyor olmalıydı. Ama başka bir şeyi merak ettiğini zannetmiyorum. Dilimizin konuşulmadığı bir limanda beni bulmasının çok uzun süredir zaten nereye gittiğimi bilmesinden kaynaklandığını anlayabiliyordum. Ama neden olduğunu anlayamıyordum.
Kadehler doldu, kadehler boşaldı. Şaşırtıcı derecede konuşkandı, ve nasıl oluyorsa benimle hiç bağlantısı olmayan bir sürü şey anlatıyordu. Oysa içimdeki hisse kulak kabarttıkça aslında işinin sadece ve sadece benle olduğunu anlayabiliyordum. Dördüncü kadehin de son yudumunu kafasına diktikten sonra hafifçe bana doğru kaldırdı ve “Biraz da sen anlat,” dedi “Neler yaptın deniz-kara-gökyüzü arasında?” Ona gittiğim şehirlerden bahsettim biraz, en çok sevdiğim yerlerden. Afrika’da bir arkadaşımın çektiği bir kısa filmin setine uğramak için iki gün kumanyasız tam yol gittiğimi anlattım, çok güldü. Haksız da sayılmazdı, sonlara doğru gördüğüm halisülasyonlar beni bile aklıma geldikçe güldürüyordu.
Yemekler geldiğinde ikinci şarap şişesini de yarılamıştık ve kurt gibi de acıkmıştık. Bu nedenle her ne kadar nezaket kurallarını unutmadığımızı ispat etmeye çalışsak da, hızımız nedeniyle oldukça komik görünüyor olmalıydık. Bir süre sesimiz soluğumuz çıkmadan yemek yedik, ardından yeniden havadan sudan muhabbet etmeye başladık. Yavaş yavaş anlatacaklarım tükeniyor, onun etrafıma sardığı zincir de daralıyordu. Eninde sonunda soracağı can alıcı soru bir türlü gelmiyor, içimdeki azap usul usul uyanıyordu.
Masadan kalktı, içki içerken oturduğu yere döndü ve oturdu. Ben de çaresiz, şarap şişesini alıp eski yerime gittim. Kafamın içine şarabın tanıdık pusu dolmaya başlamıştı, ama olağanüstü bir çabayla düşüncelerimin sarsaklaşmasını engellemeye çalışıyordum. Yerime rahatsız bir şekilde oturdum ve yeniden şarap koymak için hamle yaptım. Kadehini kendine doğru çekti, muzipçe güldü ve gözlerimin içine baktı. O an aramızda gerçekten bir kıvılcım parlamış olabilirdi, eğer havada yanıcı bir gaz olsaydı. Onu kollarıma alabilmek için delirdiğimi hissettim birden, aceleyle şişeyi yere koymaya çalışırken devrildi ve koyu kırmızı içecek yerdeki beyaz halının üzerine akmaya başladı ağır ağır. Pamuklu sicimlerden örgüler şarabın her damlasını içine çekmeye başladı ama bunu göz ucuyla görebildim, zira doğrulduğumda hemen dibime iliştiğini gördüm. Ilık bir lavanta kokusu burnuma doldu ve dudaklarımız buluştu. Kontrolümü kaybediyordum gerçekten, geriye doğru yaslandım ve kucağıma doğru hamle yapmasını bekledim, dünya silinmiş gibiydi ve bütün hislerim ayaktaydı.
İşte o anda ne olduysa oldu. Bir anda geriye doğru sıçradı ve “Nasıl dokunabildin onlara?Nasıl ha, nasıl?” diye bağırmaya başladı. Yüzünün çizgileri dehşet dolu bir fotoğraf, ruh hastası bir ressamın elinden çıkma bir tablo gibiydi. Ağzı kırmızı bir yara gibiydi şimdi ve çarpılmıştı öfkeden. “Hepsini,” diye soludu “hepsini ellerimle öldürdüm” çıldırmış gibiydi, içime dehşetle beraber dolan gerçeküstülük hissinden kurtulmaya ve dehşetin beni ayıltmasına uğraşıyordum. Bir anda çantasına uzandı. Silah veya kesici bir şey çıkartmasından korkarak hamle yaptım, ama çıkardığı şeyler ondan daha öldürücüydü.
Elbette yıllarca denizdeydim, aşk acısını atlatmaya çalışıyordum ve bu sürede uğradığım bazı yerlerde ihtiyaçlarıma yenik düşüyordum. Enfes yemekler, değişik içkiler kadar güzel kadınlarla da karşılaşmıştım ve bir çoğu benimle tek gece geçirmekten rahatsız olacak gibi değildiler. Bu fırsatları kaçırmak ancak ilk bir yılımın salaklığıydı. Sonrasında akışa uymuş, güzel geceler geçirmiştim. Pek çoğunun yüzünü hatırlıyordum elbette; çünkü ona çok benziyorlardı.
Ama şu an gördüklerime inanamıyordum. içimde korku yeşil renkli bir canavar eli gibi yüreğimi kavrıyor, sıkıyordu. Korkuyla kocaman olmuş gözler, bantlı ağızlar, açık kesikler, açılmış karınlar, kırıldığı belli olan bacaklar, kollar, morarmış ciltler ve kan... Çok kan vardı. O kadar çok kan vardı ki, kamaranın içini doldurmuştu sanki, gırtlağıma kadar çıkmıştı; beni boğacak gibiydi.
Öğürmeye başladım, midemde ne var ne yoksa içimi tırmalayarak çıkmak istiyordu. Eğilmemek için, kusmamak için direnirken üzerime atladığını gördüm. Onu tutmaya, engellemeye çalıştım. Tırnaklarıyla saldırıyordu bana, uzun ve yırtıcı kuş pençesine benzeyen elleri vardı artık. Ve ben içinde dönüp durduğum senaryonun gidişine inanamıyordum hala. Sakinleşecek gibi durmuyordu, aklını yitirmiş gibiydi. Hırlıyor, bağırıyor, beni parçalamak için delice saldırıyordu. Önce onu ittim, sonra bir tokat attım yüzüne. Durultmak şöyle dursun, saldırma güdüsünü geri dönülemez şekilde körükledi bu hareket. Masadan kapmış olduğu bıçakla üzerime atladı yeniden. Çevikliği ve bir suikastçi kadar bilinçli şekilde saldırışı aklımı başımdan almıştı sanki, ama savunma içgüdüm de bir o kadar uyanıktı. Onu tuttum ve boğuşmaya başladık, “Seni de geberteceğim, seni de!” diye tıslıyordu. Gücü inanaılmaz boyutlardaydı, eğer beni savunmasız yakalasa bir yerimi onmaz şekilde sakatlayabileceğinden emindim. Soğuk terler döküyor ve bu mengene gibi durumdan kurtulmaya çabalıyordum. Tabii ikimizin de sağ çıkabileceği bir durum gibi gözükmüyordu. İkimizden birisi orayı terk edemeyecekti o kesindi. Şimdiki tek çabam o kişi olmamaktı.
Yerde boğuşmamız ani saldırılarla yön değiştiriyordu. Benim savunmam pasif olmaktan çıkmıştı artık, ikimiz de birbirimizin “gözünü” hedefliyorduk. Elini sıkıca tutup yere vurdum, bıçağın sapı avcundan kaydı ve eli keskin kısma doğru hızla indi, avcundan dudaklarının renginde bir kan akmaya başladı ki, içimdeki bulantının yeniden yükseldiğini hissettim. Bu onun öfkesini olabilecek en yüksek düzeye çıkarmış olmalıydı. Hırsla bıçağı aldı ve geri çekildi, bu geri çekilme şiddetli bir dönüş manevrası olacaktı ama ben de aptal değildim. Yanımdaki masadan büyük kızartma çatalını kaptığım gibi bana hızla yaklaşan vücuduna doğrulttum. Durmaya çalıştı ama şarap emmiş halı bu frenleme hamlesine sadece kayarak karşılık verdi. Dengesini kaybedip öne doğru düşerken tutunabileceği bir şey bulabilmek için kollarını sağa sola attı, fakat bu onu yaşayacağı tüyler ürpertici sondan alıkoyamadı. Çatalın iki dişi boynuna girerken tok bir gıcırtı hissettim. Ardından da sıcak kan ellerime doğru fışkırmaya başladı. Çatalı geri çekmeye, etinden çıkartmaya çalışıyordum ama onun debelenmesi her şeyi daha da kötüleştiriyordu. Yerler kan gölüne dönmüştü ve ben sevdiğim kadını ellerimle öldürüyordum. Çaresizlik içinde çırpınıyordu, gözleri faltaşı gibi açılmıştı ve hırlayarak nefes almaya çalışıyordu.
Bir süre sonra herşey durdu. Bütün sesler kesilmişti sanki; bütün dünya susmuş gibiydi. Cansız bedeni odanın orta yerinde tuhaf açılarla kıvrılmış şekilde duruyordu ve ben kırmızı renge boğulmuş odada dikiliyordum. Fotoğraflar, kan içindeydi, halı kopkoyu bir kırmızıydı ve masadaki bir takım yiyecekler yerlere dökülmüştü. Dehşet dolu bir natürmortun içindeydim. Ve her ne yapacaksam çabuk olmalıydım.
Gece ilerliyordu ve etrafın sakinlemesini beklemeliydim. Her şeyden önce onu bu limanda bırakmayacağım belliydi. Luminol sıkıldığında her yerin ışıl ışıl parlayacağını bile bile adli tıpçıları elimle yatıma davet etmek olurdu bu, üstelik nefsi müdafaa iddia etmek komik olacaktı; onun gibi ince ve narin görünüşlü bir kadın ile benim gibi iri ve sağlıklı bir adam... Düpedüz kendi idam sehpamı kurmak demekti bu... Saate bakmayı akıl ettiğimde aradan ne kadar zaman geçmişti bilmiyorum.
Ama sırtımdan geçen ürpertiler ve içimi sarmaya başlayan panik ile yerdeki ölüye duyduğum öfke savaşıyordu. Hiç suçu olmayan bir çok kadını hunharca öldürmüştü. Benim de elimi kana bulamıştı. Bir anda uyandım rüyadan. Kendini bilerek öldürtmüştü; geçmişteki tüm suçları üzerime yıkabilecekti böylece. “Aman Tanrım” dediğimi hatırlıyorum, defalarca tekrar ettim bunu ve öfkem bu gerçekle daha da katlanarak beni sardı.
Hemen çıkıp demiri çekmeliydim ama motorla olmazdı. Sesi duyan güvenlik gelirdi ve ben zaten bekleyemeyecek kadar öfkeliydim. Ellerimle asıldım zincire, var gücümle asıldım. Önce epey zorladı ama sonra yükselmeye başladı. Gereken mühimmatı almaya vakit yoktu, sessizce gitmeliydim buradan...
Sonrası oldukça hızlı, bir o kadar da pürüzsüz gelişti. Limanı önce yavaş ve sessiz sonra da tam yolla terk ettim ve sabahın ilk ışıkları ufuk çizgisini belirlerken durdum. Demir attım ve içerideki tabloya geri döndüm. Halıyla sardığım bedeni denize atmadan önce her yeri temizledim, çamaşırsuyu stoğunun yarısı gitti. Temiz suyumun çoğunu kullandım. Ve kanlı suları denize döktüm. Açık denizden üçgen yüzgeçler görünmeye başlasın diye çok beklemem gerekmedi. Neredeyse güneşin doğuşu tamamlandığında geldiler, çok açtılar belli ki, daireler çiziyorlardı.
Cesedi aşağı attım. Fokurdamaya benzer bir hareketlenme oldu ve kırmızıya kesti denizin bir bölümü... Gerisine bakamadım; zira gecenin tamamı kıpkırmızı geçmişti ve ben geri dönüşsüz şekilde vejeteryan olmuştum; katil ve kaçak olmanın yanında tabii...
Şimdi denize bakıyorum. Saten bir çarşaf gibi uzanıyor önümde. Ve ben sebep olduğum acıları düşünüyorum, geride bıraktığım tüm ölüleri... Burnumda hâlâ lavanta kokusu...
Pruvada dikiliyorum.
16 Haziran 2008 Pazartesi
Delay
Ertelediğim her şeyi yırtıp atmak, bir daha asla geri dönüp baştan almamak ve bana biçilen rollerin hiç birine girmemek istiyorum. Bunda, planlarımın çoğunlukla isteğim dışında değişmiş, iptal olmuş ve çoktan zamanı geçtiği için asla gerçekleşmeyecek olması çok önemli etkenler.
Bir ay önceki planlarım ile bugünkülerin bir olmadığı gibi, bir ay sonraki planlarımın da ondan sonraki zamanların herhangi birine uyacağını sanmıyorum. Buna rağmen planlarımı erteliyorum, isteksizlikten değil. Benim kendime biçmek istediğim her elbise çeşitli sebeplerden budandı.
Örneğin tek başıma yaşama isteğim, sevgilimle yaşama isteğim, çocuk yapma hevesim, evlilik ile ilgili düşüncelerim... O kadar sistematik bir şekilde, o kadar uzun süre darbe aldılar ki. Doğru düzgün bir isteğimin kaldığına bile emin değilim. Evlenmekten korkuyorum, çünkü şu anda tek başıma yaşamam gereken bütün zamanlarda bir erkekle yaşıyorum zaten. Huyları beni çileden o denli çıkardı ki, evlenme veya biriyle birlikte yaşama konusunda düşünmeye dahi tahammülüm kalmadı.
Ama ne istediğimi düşünmek için zamanım daralmasına rağmen düşünce hızım değişmedi. Her gün değişen, yenilenen istek listemde bazı şeylerin içten içe değişmediğini biliyorum mesela... Ama bu isteklerin yerine gelebilmesi için heyecan duymuyorum artık.
Çünkü ben konuşmadan da anlaşabileceğim, aynı evin içinde olduğunu bilmekten huzur duyacağım, sessiz paylaşımların konuşmaktan daha öte bir yer tutacağı, zaman zaman erotik zaman zaman mantıklı, zaman zaman da alabildiğine duygusal bir iletişim kurabileceğim birini istiyorum hayatımda. Ve beni bütün iptal ettiğim, rafa kaldırdığım veya kaldırmayıp görmek istemediğim için ivedi listede sonlara attığım istek ve dileklerimi gerçekleştirmek için heveslendirebilir belki... "Beni bulur mu, bulursa ne zaman bulur?" diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
Tek bildiğim ben hazır olmadan karşıma çıkmayacağı. Şimdi ruhumu doyuruyorum, kendimi zenginleştiriyorum. Ama zaman koşarak geçiyor... Bir an evvel onunla buluşmak istiyorum...
Bir ay önceki planlarım ile bugünkülerin bir olmadığı gibi, bir ay sonraki planlarımın da ondan sonraki zamanların herhangi birine uyacağını sanmıyorum. Buna rağmen planlarımı erteliyorum, isteksizlikten değil. Benim kendime biçmek istediğim her elbise çeşitli sebeplerden budandı.
Örneğin tek başıma yaşama isteğim, sevgilimle yaşama isteğim, çocuk yapma hevesim, evlilik ile ilgili düşüncelerim... O kadar sistematik bir şekilde, o kadar uzun süre darbe aldılar ki. Doğru düzgün bir isteğimin kaldığına bile emin değilim. Evlenmekten korkuyorum, çünkü şu anda tek başıma yaşamam gereken bütün zamanlarda bir erkekle yaşıyorum zaten. Huyları beni çileden o denli çıkardı ki, evlenme veya biriyle birlikte yaşama konusunda düşünmeye dahi tahammülüm kalmadı.
Ama ne istediğimi düşünmek için zamanım daralmasına rağmen düşünce hızım değişmedi. Her gün değişen, yenilenen istek listemde bazı şeylerin içten içe değişmediğini biliyorum mesela... Ama bu isteklerin yerine gelebilmesi için heyecan duymuyorum artık.
Çünkü ben konuşmadan da anlaşabileceğim, aynı evin içinde olduğunu bilmekten huzur duyacağım, sessiz paylaşımların konuşmaktan daha öte bir yer tutacağı, zaman zaman erotik zaman zaman mantıklı, zaman zaman da alabildiğine duygusal bir iletişim kurabileceğim birini istiyorum hayatımda. Ve beni bütün iptal ettiğim, rafa kaldırdığım veya kaldırmayıp görmek istemediğim için ivedi listede sonlara attığım istek ve dileklerimi gerçekleştirmek için heveslendirebilir belki... "Beni bulur mu, bulursa ne zaman bulur?" diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
Tek bildiğim ben hazır olmadan karşıma çıkmayacağı. Şimdi ruhumu doyuruyorum, kendimi zenginleştiriyorum. Ama zaman koşarak geçiyor... Bir an evvel onunla buluşmak istiyorum...
1 Nisan 2008 Salı
Haunted
Yüzyıllar boyu lanetlendi kan;
Nefretle kirlendi, nefretle döküldü...
Ben sevmeyi seçtim o kanı, ama benim kanım döküldü.
Şimdi her gün sevdiğim o kanı lanetliyorum gözümü kırpmadan.
Nefretle kirlendi, nefretle döküldü...
Ben sevmeyi seçtim o kanı, ama benim kanım döküldü.
Şimdi her gün sevdiğim o kanı lanetliyorum gözümü kırpmadan.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)