15 Aralık 2012 Cumartesi

Yağmurla Gitmek

Bir sabah daha... Güneş, yine tren saatine kadar geçecek o buruk ve tadı damağımızı bir an evvel bıraksın diye dua ettiğimiz  zamanı aydınlatıyor.

Sessizce edilen kahvaltının ardından, büyük camın önünde durup dışarıdaki yağmuru seyrediyorum. En çok böyle kurşuni günlerde yola çıkmak koyuyor belki de. Sarı saçlarını savurarak kahvaltı sofrasını toplayışını duyuyorum. Adımları hafif... Nefes alıp verişi yavaş... Arada, nefesini tuttuğunu veya titreterek bıraktığını duyuyorum. Arkamda sessizce ağlıyor gibi... Çayıma bakıyorum. Bir erkeğin en büyük sırdaşı kim, bu anlarda? Camın kenarında buğusunu havaya bahşederek, sessizce duran çayımla duygularımın ne kadarını paylaşabilirim? Söylemek istediklerimi kime söylemem daha iyi olur şimdi?

Bir "Gitme" her şeyi değiştirebilir. Bir tek kelime, her şeyi şu an gittiği raydan çıkarıp başka bir raya geçirebilir veya raysız, yolsuz gitmesine sebep olabilir... Belli bir yaştan sonra insan, o raysız, yolsuz gidişlere ne kadar dayanabilir?

Sesizce yanıma gelip duruyor. Gözleri dışarıdaki kurşuni, ağır, sessiz ve nemrut havanın içinde uzaklarda bir noktada... Alışıp da yırtamadığımız o çirkin gömlekler gibi bu sessizlik. Bir kelime, keskin bir makas gibi değdiği yeri parçalayacak gibi oysa... O bugüne kadar hiç "Kal" demedi, ben de kalmadım. Hep o tren benimle kalktı gitti.

Halbuki, şimdi yanımda dikilirken, sessizliğin yanında bir de kardeşinin geldiğini hissediyor ve onunla kıran kırana, biteviye bir savaş veriyoruz. Bu kardeş çok tanıdık biri: Tereddüt. Bu kekremsi, tatsız sessizliğin yanında, pis bir serserinin gülüşüyle ikimizi de kolumuzdan çekiştiriyor.

Gittikçe daha da zor zaptedilen bir ordu gibi kelimeler içimde. Çayıma, camın üzerindeki damlaların kayarken çizdiği yollara, uzaklarda hiç olmayan noktalara bakıyorum. Ama saatime değil...

Derin bir iç çekişiyle tüm dikkatimi çekiveriyor kendine, bunu yapmak istediğine emin değilim. Farkındaymış gibi de görünmüyor zaten. Sanki dün akşam şen kahkahalar atan, yemyeşil gözlerinde yıldızların yanıp söndüğü, dudakları kendiliğinden kızaran kadın o değilmiş gibi şimdi. Gözlerinde umursamaz bir bakış yok, bir süredir daha farklı bakıyor. Çok üzgün gibi... Bunu biliyorum! Bir an bu bilginin farkına varmak beni afallatıyor, bir tokat, bir elektrik şoku gibi bir etki yaratıyor, sarsılıyorum.

İşte o andan itibaren, ne çayım sırdaşım olabilecek artık, ne de trenin camından gördüğüm dağlar, tepeler, nehirler, köyler. İçim sıkılıyor; sessizlik, tereddüdün taktığı çelmede düşen biri gibi, bizim üzerimize iyice çöküyor artık. Dizlerini göğüslerimize bastırıyor ve kelimeleri söylemezsek öldürecek gibi bakıyor yüzümüze.

İşin tuhaf tarafı, kelimelerin kaynar su gibi fokurdadığını hissediyorum içimde. Kalmak istediğimi, bir kelimesinin yeteceğini söylemek istiyorum. Ama bunun onu mutlu edip etmeyeceğini bilmeden hiç bir şey yapamam. İsyana benzer bir duyguyla sarsılıyorum, bir an evvel oradan ayrılsam ne kadar iyi olacağını düşünüyorum. Kaçmak, bir daha asla dönmemek bir çözüm mü?

"Vakit geliyor," diyor. Sessizlik yırtıldı, ama geriye kalan kelimelerin de eski hevesi yok gibi."Tamam," diyorum. Bir kez daha gitme vakti, ne zaman döneceğimi bilmeden. Belki de asla dönemeyeceğim bu odayı görmek için dönüyorum. Koyu yeşil kadife koltuklar, masif meşe masa, eski moda sandalyeler... Duvardaki nilüfer kompozisyonlu tablo... Bardağımı camın kenarından almayı unutmuş olduğumu fark edip, ağır ağır cama doğru dönüyorum.

O an görüyorum işte. Orada duruyor; dolaysız, sessiz ve çıplak bir şekilde bas bas bağırıyor gözleri: "Kal!" diyor. Dünya o çığlıklarla o an ortadan ikiye ayrılabilir; gökyüzü, o gözlerdeki yaşlara boyun eğmek için her an üzerimize çökebilir. Bir an içinde olup bitiyor işte; bir ansiklopedinin alamayacağı kadar çok yazıyı, bir bakış, gözlerden süzülen yaşlar anlatıveriyor. Bağrıma basıyorum onu düşünmeden. Bu da benim kalmaya "Evet," deyişim.

Bir rüzgar esiyor, dışarıdaki yağmurun damlaları bir hışırtıyla cama çarpıyor. Yağmur daha iri damlalarla, daha hızlı yağarken, zamanı evin dışına iterek pencerenin önünde, tüm evrenin huzurunda öpüşüyor, öpüşüyoruz.