Güzelliğinden gönlüm kamaşıyor; gülümsediğinde dünya büyüye batıp çıkıyor sanki. Etrafa saçılan yıldızlar senin gülüşünden mi yoksa benim gözlerimden mi çıkıyor bilemiyorum.
Biçimli parmaklarınla hazırladığın yemekler... Tadını önemsemediğimi söyleyemem ama ne olduklarını anlayamıyorum sana bakarken. Senin sesin, kelimelerin, bira şişesini dudaklarına götürüşün tüm duyularımı ayağa kaldırırken, dünyevi zevkleri yok ediyor. İçimde kentler kuruluyor, kentler yıkılıyor; kalbimin gümbürtüsü sandığım bu değişim kim bilir Richter ölçeğine göre kaçlık depremler yaratıyor.
Beni neşenle yıkıp baştan yapıyorsun; kahkahalarında bardaktan boşanırcasına bereket yağıyor topraklarıma. Oturduğum sandalyeden bir karış yükseliyorum, ellerim çatalı tutamaz hale geliyor. Bir sürgünün hızlandırılmış videolarına benziyor içimde büyüyen duygular, bugüne kadar uyuyan her yerim taptaze uyanıyor. Bir kapı açıyorsun bu dünyadan bambaşka alemlere; burada yaptığımız şeylere bambaşka anlamlar giydiriyor. Renkler daha parlak, sesler daha belirgin ama biz sanki bir baloncuğun içinde her şeyin ortasında ve onlardan azade...
Ah, bilseydim seni böylesine derinden, kabaran deniz gibi gürül gürül ve bir yıldırım gibi aniden seveceğimi, gelir miydim yine buraya? Bilmediğimden mi geldim, yoksa bildiğimden mi? Acaba hep seni seviyordum da ondan mı geldim?
Soruları takip edemiyorum, arkamda koşup köşeyi dönen kedi gibiler, sadece kuyruklarını gördüğüm. Ben bu soruları da soramıyorum, cevapları içimde kilometre taşı gibi duruyor diye belki.
Biliyordum, biliyorum. Burada oturmuş, olacak olana bir mıknatısa çekilir gibi, huşu içinde ve arzunun esrikliğiyle sürüklenirken, kalbimin davulları, kulaklarımın fagotları, gönlümün ince sazlarıyla, safî aşk, safî arzu, safî teslimiyetle seni izliyorum.
Güzelliğinden tüm bedenim kamaşıyor, sana karışmak, sende kaybolup yeniden bulunmak istiyorum.
Vivien on the bus
1 Ekim 2019 Salı
7 Aralık 2015 Pazartesi
Şaman'ın Yakarışı
Bugün gözlerimi kapattığımda:
Dans ediyorum.
Öyle hissediyorum yani.
Ama çok ağlıyorum, zıpladıkça gözlerimden yaşlar akıyor, yanaklarımdan yuvarlanan iri gözyaşlarını hissediyorum.
Saçlarımın arasına envai çeşit tüyler takılmış, boynumda renkli boncuklardan kolyeler. Elimde bir tef var ve tepede dans ediyorum.
Tepe öyle bir tepe ki bir tarafı sarp kayalıklar, aşağıda kuduran deniz...
Rüzgar saçlarımı ve elbiselerimin katmanlarını savuruyor ve ben ayaklarımı yere daha sıkı vuruyorum ve kollarımı savurarak dönüyorum.
Dönüyor, zıplıyor ve yüzümü göğe dönüyorum. Yaşlar sımsıcak akıyor...
Tanrı bana yardım etsin.
Dans ediyorum.
Öyle hissediyorum yani.
Ama çok ağlıyorum, zıpladıkça gözlerimden yaşlar akıyor, yanaklarımdan yuvarlanan iri gözyaşlarını hissediyorum.
Saçlarımın arasına envai çeşit tüyler takılmış, boynumda renkli boncuklardan kolyeler. Elimde bir tef var ve tepede dans ediyorum.
Tepe öyle bir tepe ki bir tarafı sarp kayalıklar, aşağıda kuduran deniz...
Rüzgar saçlarımı ve elbiselerimin katmanlarını savuruyor ve ben ayaklarımı yere daha sıkı vuruyorum ve kollarımı savurarak dönüyorum.
Dönüyor, zıplıyor ve yüzümü göğe dönüyorum. Yaşlar sımsıcak akıyor...
Tanrı bana yardım etsin.
22 Aralık 2013 Pazar
Dans
Kızıl gece kadife ve müzik de üzerinde gezinen şefkatli parmaklar gibiydi.
Nice şarkı dans edilmeden geçti gitti... Alacağım olsun.
Posted via Blogaway
27 Kasım 2013 Çarşamba
Uzun
Yere bakıp gülüşünden hep;
İşte hep bunun yüzünden aslında.
Aslında hep o gülüşün yüzünden.
Gülüşün, evet. Yaşını unutturup 10 senelik herhangi bir geçmişe götüren yüzünü.
O gülüş.
Ne hızlı düşünen güzel başın, ne güzel cevaplar veren ağzın...
Gözlerini yere eğip kızararak gülüşünden bahsediyorum.
Ben her sabah seni öyle düşünerek uyanıyorum, yan yan gülüyorum hep.
Her sabah...
Ve her sabah bir kere öpüyorum seni.
Sanırım şimdi hayal ediyorsam bir gün gerçekten seni öpebileceğim
Posted via Blogaway
6 Kasım 2013 Çarşamba
Giden şiir
Çantam küçük, yolculuk yakın...
Yüzümde yine o rüzgar.
En ağır yükü dilimde taşıyorum, adın söylemem için yalvarıyor bana... Susuyorum.
Seviyorum, demek istiyorum.
İstiyorum, demek... Gözlerim yanıyor.
Çantam küçük ama kelimler çok.
Seni giyiniyor, seni uyuyor, seni yiyor, seni içiyorum.
Ve senden kaçıyorum.
Bilmiyorsun.
Eskiden konuştuklarımı şimdi konuşmuyorsam bir nedeni var.
Adın, bir mahkum gibi yumruklarıyla dövüyor dudaklarımı.
Burnumun direğindeki o hırçın sızısın.
Yol uzun, yolculuk yakın... Çantam da yüküm kadar ağır olsa, taşıyamasam keşke, gidemesem.
Sen şimdi böyle gözlerime bakıyorsun ve ben saati takip ediyorum...
Sevgilim, demek istiyorum.
Bırakma, demek...
Bir kez daha yakınımda nefes al istiyorum. Çünkü gitmeye tercih ederim ölmeyi dudaklarınla...
Ah, demek istiyorum.
Âşıkım, demek...
Gözlerinde görüyorum. Anlıyorsun.
Susuyorsun.
15 Aralık 2012 Cumartesi
Yağmurla Gitmek
Bir sabah daha... Güneş, yine tren saatine kadar geçecek o buruk ve tadı damağımızı bir an evvel bıraksın diye dua ettiğimiz zamanı aydınlatıyor.
Sessizce edilen kahvaltının ardından, büyük camın önünde durup dışarıdaki yağmuru seyrediyorum. En çok böyle kurşuni günlerde yola çıkmak koyuyor belki de. Sarı saçlarını savurarak kahvaltı sofrasını toplayışını duyuyorum. Adımları hafif... Nefes alıp verişi yavaş... Arada, nefesini tuttuğunu veya titreterek bıraktığını duyuyorum. Arkamda sessizce ağlıyor gibi... Çayıma bakıyorum. Bir erkeğin en büyük sırdaşı kim, bu anlarda? Camın kenarında buğusunu havaya bahşederek, sessizce duran çayımla duygularımın ne kadarını paylaşabilirim? Söylemek istediklerimi kime söylemem daha iyi olur şimdi?
Bir "Gitme" her şeyi değiştirebilir. Bir tek kelime, her şeyi şu an gittiği raydan çıkarıp başka bir raya geçirebilir veya raysız, yolsuz gitmesine sebep olabilir... Belli bir yaştan sonra insan, o raysız, yolsuz gidişlere ne kadar dayanabilir?
Sesizce yanıma gelip duruyor. Gözleri dışarıdaki kurşuni, ağır, sessiz ve nemrut havanın içinde uzaklarda bir noktada... Alışıp da yırtamadığımız o çirkin gömlekler gibi bu sessizlik. Bir kelime, keskin bir makas gibi değdiği yeri parçalayacak gibi oysa... O bugüne kadar hiç "Kal" demedi, ben de kalmadım. Hep o tren benimle kalktı gitti.
Halbuki, şimdi yanımda dikilirken, sessizliğin yanında bir de kardeşinin geldiğini hissediyor ve onunla kıran kırana, biteviye bir savaş veriyoruz. Bu kardeş çok tanıdık biri: Tereddüt. Bu kekremsi, tatsız sessizliğin yanında, pis bir serserinin gülüşüyle ikimizi de kolumuzdan çekiştiriyor.
Gittikçe daha da zor zaptedilen bir ordu gibi kelimeler içimde. Çayıma, camın üzerindeki damlaların kayarken çizdiği yollara, uzaklarda hiç olmayan noktalara bakıyorum. Ama saatime değil...
Derin bir iç çekişiyle tüm dikkatimi çekiveriyor kendine, bunu yapmak istediğine emin değilim. Farkındaymış gibi de görünmüyor zaten. Sanki dün akşam şen kahkahalar atan, yemyeşil gözlerinde yıldızların yanıp söndüğü, dudakları kendiliğinden kızaran kadın o değilmiş gibi şimdi. Gözlerinde umursamaz bir bakış yok, bir süredir daha farklı bakıyor. Çok üzgün gibi... Bunu biliyorum! Bir an bu bilginin farkına varmak beni afallatıyor, bir tokat, bir elektrik şoku gibi bir etki yaratıyor, sarsılıyorum.
İşte o andan itibaren, ne çayım sırdaşım olabilecek artık, ne de trenin camından gördüğüm dağlar, tepeler, nehirler, köyler. İçim sıkılıyor; sessizlik, tereddüdün taktığı çelmede düşen biri gibi, bizim üzerimize iyice çöküyor artık. Dizlerini göğüslerimize bastırıyor ve kelimeleri söylemezsek öldürecek gibi bakıyor yüzümüze.
İşin tuhaf tarafı, kelimelerin kaynar su gibi fokurdadığını hissediyorum içimde. Kalmak istediğimi, bir kelimesinin yeteceğini söylemek istiyorum. Ama bunun onu mutlu edip etmeyeceğini bilmeden hiç bir şey yapamam. İsyana benzer bir duyguyla sarsılıyorum, bir an evvel oradan ayrılsam ne kadar iyi olacağını düşünüyorum. Kaçmak, bir daha asla dönmemek bir çözüm mü?
"Vakit geliyor," diyor. Sessizlik yırtıldı, ama geriye kalan kelimelerin de eski hevesi yok gibi."Tamam," diyorum. Bir kez daha gitme vakti, ne zaman döneceğimi bilmeden. Belki de asla dönemeyeceğim bu odayı görmek için dönüyorum. Koyu yeşil kadife koltuklar, masif meşe masa, eski moda sandalyeler... Duvardaki nilüfer kompozisyonlu tablo... Bardağımı camın kenarından almayı unutmuş olduğumu fark edip, ağır ağır cama doğru dönüyorum.
O an görüyorum işte. Orada duruyor; dolaysız, sessiz ve çıplak bir şekilde bas bas bağırıyor gözleri: "Kal!" diyor. Dünya o çığlıklarla o an ortadan ikiye ayrılabilir; gökyüzü, o gözlerdeki yaşlara boyun eğmek için her an üzerimize çökebilir. Bir an içinde olup bitiyor işte; bir ansiklopedinin alamayacağı kadar çok yazıyı, bir bakış, gözlerden süzülen yaşlar anlatıveriyor. Bağrıma basıyorum onu düşünmeden. Bu da benim kalmaya "Evet," deyişim.
Bir rüzgar esiyor, dışarıdaki yağmurun damlaları bir hışırtıyla cama çarpıyor. Yağmur daha iri damlalarla, daha hızlı yağarken, zamanı evin dışına iterek pencerenin önünde, tüm evrenin huzurunda öpüşüyor, öpüşüyoruz.
Sessizce edilen kahvaltının ardından, büyük camın önünde durup dışarıdaki yağmuru seyrediyorum. En çok böyle kurşuni günlerde yola çıkmak koyuyor belki de. Sarı saçlarını savurarak kahvaltı sofrasını toplayışını duyuyorum. Adımları hafif... Nefes alıp verişi yavaş... Arada, nefesini tuttuğunu veya titreterek bıraktığını duyuyorum. Arkamda sessizce ağlıyor gibi... Çayıma bakıyorum. Bir erkeğin en büyük sırdaşı kim, bu anlarda? Camın kenarında buğusunu havaya bahşederek, sessizce duran çayımla duygularımın ne kadarını paylaşabilirim? Söylemek istediklerimi kime söylemem daha iyi olur şimdi?
Bir "Gitme" her şeyi değiştirebilir. Bir tek kelime, her şeyi şu an gittiği raydan çıkarıp başka bir raya geçirebilir veya raysız, yolsuz gitmesine sebep olabilir... Belli bir yaştan sonra insan, o raysız, yolsuz gidişlere ne kadar dayanabilir?
Sesizce yanıma gelip duruyor. Gözleri dışarıdaki kurşuni, ağır, sessiz ve nemrut havanın içinde uzaklarda bir noktada... Alışıp da yırtamadığımız o çirkin gömlekler gibi bu sessizlik. Bir kelime, keskin bir makas gibi değdiği yeri parçalayacak gibi oysa... O bugüne kadar hiç "Kal" demedi, ben de kalmadım. Hep o tren benimle kalktı gitti.
Halbuki, şimdi yanımda dikilirken, sessizliğin yanında bir de kardeşinin geldiğini hissediyor ve onunla kıran kırana, biteviye bir savaş veriyoruz. Bu kardeş çok tanıdık biri: Tereddüt. Bu kekremsi, tatsız sessizliğin yanında, pis bir serserinin gülüşüyle ikimizi de kolumuzdan çekiştiriyor.
Gittikçe daha da zor zaptedilen bir ordu gibi kelimeler içimde. Çayıma, camın üzerindeki damlaların kayarken çizdiği yollara, uzaklarda hiç olmayan noktalara bakıyorum. Ama saatime değil...
Derin bir iç çekişiyle tüm dikkatimi çekiveriyor kendine, bunu yapmak istediğine emin değilim. Farkındaymış gibi de görünmüyor zaten. Sanki dün akşam şen kahkahalar atan, yemyeşil gözlerinde yıldızların yanıp söndüğü, dudakları kendiliğinden kızaran kadın o değilmiş gibi şimdi. Gözlerinde umursamaz bir bakış yok, bir süredir daha farklı bakıyor. Çok üzgün gibi... Bunu biliyorum! Bir an bu bilginin farkına varmak beni afallatıyor, bir tokat, bir elektrik şoku gibi bir etki yaratıyor, sarsılıyorum.
İşte o andan itibaren, ne çayım sırdaşım olabilecek artık, ne de trenin camından gördüğüm dağlar, tepeler, nehirler, köyler. İçim sıkılıyor; sessizlik, tereddüdün taktığı çelmede düşen biri gibi, bizim üzerimize iyice çöküyor artık. Dizlerini göğüslerimize bastırıyor ve kelimeleri söylemezsek öldürecek gibi bakıyor yüzümüze.
İşin tuhaf tarafı, kelimelerin kaynar su gibi fokurdadığını hissediyorum içimde. Kalmak istediğimi, bir kelimesinin yeteceğini söylemek istiyorum. Ama bunun onu mutlu edip etmeyeceğini bilmeden hiç bir şey yapamam. İsyana benzer bir duyguyla sarsılıyorum, bir an evvel oradan ayrılsam ne kadar iyi olacağını düşünüyorum. Kaçmak, bir daha asla dönmemek bir çözüm mü?
"Vakit geliyor," diyor. Sessizlik yırtıldı, ama geriye kalan kelimelerin de eski hevesi yok gibi."Tamam," diyorum. Bir kez daha gitme vakti, ne zaman döneceğimi bilmeden. Belki de asla dönemeyeceğim bu odayı görmek için dönüyorum. Koyu yeşil kadife koltuklar, masif meşe masa, eski moda sandalyeler... Duvardaki nilüfer kompozisyonlu tablo... Bardağımı camın kenarından almayı unutmuş olduğumu fark edip, ağır ağır cama doğru dönüyorum.
O an görüyorum işte. Orada duruyor; dolaysız, sessiz ve çıplak bir şekilde bas bas bağırıyor gözleri: "Kal!" diyor. Dünya o çığlıklarla o an ortadan ikiye ayrılabilir; gökyüzü, o gözlerdeki yaşlara boyun eğmek için her an üzerimize çökebilir. Bir an içinde olup bitiyor işte; bir ansiklopedinin alamayacağı kadar çok yazıyı, bir bakış, gözlerden süzülen yaşlar anlatıveriyor. Bağrıma basıyorum onu düşünmeden. Bu da benim kalmaya "Evet," deyişim.
Bir rüzgar esiyor, dışarıdaki yağmurun damlaları bir hışırtıyla cama çarpıyor. Yağmur daha iri damlalarla, daha hızlı yağarken, zamanı evin dışına iterek pencerenin önünde, tüm evrenin huzurunda öpüşüyor, öpüşüyoruz.
19 Ekim 2012 Cuma
Kendime Notlar: Keşif Gezisi
Kendimle son birkaç gündür daha fazla konuşuyorum. Birkaç sene öncesine göre çok daha az konuşuyorum ama hiç olmamasından iyidir.
Mantığım ile kalbim hep ayrı şeyler söylüyorlar bana. İkisini uzlaştırmak biraz zor. Denemeye devam edebilirim elbette ama duygusallığımı kontrol etmek güç.
-Sanırım insan herşeyden önce iyi bir dost olmalı. Sağlam bir dostluk pek çok şeyi bertaraf edebilir. İnsanların mutluluğunu maksimize eden yakın dost sayısı 3. 3'ten sonra mutluluk azalmaya başlıyormuş.
-Dürüstlük çok önemli: kendine karşı önce, sonra başkalarına karşı. Verilen söze sadık kalmak ve mümkün olduğunca nazik bir açıksözlülük şu an insanların gerçekten uzak olduğu şeyler. Ve ihtiyaç duyulan şey bu.
-Kendine gerçek anlamda yetebilmenin ne olduğunu çok bildiğimi(zi) düşünmüyorum. O nedenle başkalarına ya fazlasıyla bağımlıyız yahut fazlasıyla umursamaz bir tutumumuz var.
-Kişileri yargılama kriterlerimiz değişti. Yargılamaya hakkımız olmadığını hatırlayamıyoruz. Yargılıyoruz ancak artık insani sebeplerle değil fiziki durum ve objelerle değerlendiriyoruz. Giyim, sahip olunan cihaz, konut ve araba kişisel bir prestij aracı olmuş durumda. Bu bizim o insanlarla ilgili kararlarımızı etkiliyor ve itiraf etmeliyim ki insanın varoluşu için utanılacak bir durumdur.
-Karar alma mekanizmamız ya çalışmıyor ya da aksak çalışıyor. Aldığımız kararların arkasında durmakta zorlanıyoruz.
-Tarafsızlık önemli bir ayrıntıdır. İnsanları önyargıya dayanarak ayırmamamız, hatta bizimle doğrudan ilişkili olmayan durumlarda tarafsız ve önyargılardan mümkün mertebe uzak bir tutum sergilememiz gerekir.
-İyilik yapmanın güzelliğini unutuyoruz. Karşılıksız bir şeyler yapmanın neredeyse suç sayıldığı bir devre denk düşüyor hayatımız ama bir insanın küçücük de olsa gülümsemesini sağlamak çok önemli bir tatmin aracıdır. Tanıdığımız veya tanımadığımız insanlara küçük iyilikler yapmak gerek.
-Kendimizi sevmek önemli ama kendimizi tanımak, değişen yönlerimizi neden değiştiğine dair fikir edinerek izlemek yani kendimizin farkında olmak çok ama çok önemli. Kendimizi yargıladığımızı ve daha fenası başkalarının, dış dünyanın yargı sistemiyle değerlendirdiğimizi düşünüyorum. Böyle olunca elimizde iPhone 4 olmayınca içimizin burkulmasının başka açıklaması olabilir mi? Ya da şöyle sormalıyım belki: kendimizi televizyondaki aşırı zayıf ve güzel kadınlar gibi olmadığımız için içten içe kabul edemememiz tuhaf değil mi?
-Bu bağlamda değişmek konusunda farkındalık yaşamak gerekiyor. Neden ve ne şekilde değiştiğimizi bilmezsek rotasız gemi gibi oluruz. Şu anda bizi pek çok rotaya çekebilecek onlarca etkenle karşılaşabileceğimiz bir ortamda yaşıyoruz/çalışıyoruz. O nedenle bu farkındalığı hiç bırakmadan otomatik olarak çalışacak şekilde benimsememiz gerekiyor.
Bütün bunlara karşın hala dibi grdüğüm zamanların olması ironik. Benim de bilincimi kaybettiğim ve akıntıya kapıldığım zamanlar oluyor demek ki. Yine de kendimle konuşmayı bırakmamak iyi bir adım gibi sanki. Göreceğiz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
