Güzelliğinden gönlüm kamaşıyor; gülümsediğinde dünya büyüye batıp çıkıyor sanki. Etrafa saçılan yıldızlar senin gülüşünden mi yoksa benim gözlerimden mi çıkıyor bilemiyorum.
Biçimli parmaklarınla hazırladığın yemekler... Tadını önemsemediğimi söyleyemem ama ne olduklarını anlayamıyorum sana bakarken. Senin sesin, kelimelerin, bira şişesini dudaklarına götürüşün tüm duyularımı ayağa kaldırırken, dünyevi zevkleri yok ediyor. İçimde kentler kuruluyor, kentler yıkılıyor; kalbimin gümbürtüsü sandığım bu değişim kim bilir Richter ölçeğine göre kaçlık depremler yaratıyor.
Beni neşenle yıkıp baştan yapıyorsun; kahkahalarında bardaktan boşanırcasına bereket yağıyor topraklarıma. Oturduğum sandalyeden bir karış yükseliyorum, ellerim çatalı tutamaz hale geliyor. Bir sürgünün hızlandırılmış videolarına benziyor içimde büyüyen duygular, bugüne kadar uyuyan her yerim taptaze uyanıyor. Bir kapı açıyorsun bu dünyadan bambaşka alemlere; burada yaptığımız şeylere bambaşka anlamlar giydiriyor. Renkler daha parlak, sesler daha belirgin ama biz sanki bir baloncuğun içinde her şeyin ortasında ve onlardan azade...
Ah, bilseydim seni böylesine derinden, kabaran deniz gibi gürül gürül ve bir yıldırım gibi aniden seveceğimi, gelir miydim yine buraya? Bilmediğimden mi geldim, yoksa bildiğimden mi? Acaba hep seni seviyordum da ondan mı geldim?
Soruları takip edemiyorum, arkamda koşup köşeyi dönen kedi gibiler, sadece kuyruklarını gördüğüm. Ben bu soruları da soramıyorum, cevapları içimde kilometre taşı gibi duruyor diye belki.
Biliyordum, biliyorum. Burada oturmuş, olacak olana bir mıknatısa çekilir gibi, huşu içinde ve arzunun esrikliğiyle sürüklenirken, kalbimin davulları, kulaklarımın fagotları, gönlümün ince sazlarıyla, safî aşk, safî arzu, safî teslimiyetle seni izliyorum.
Güzelliğinden tüm bedenim kamaşıyor, sana karışmak, sende kaybolup yeniden bulunmak istiyorum.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder