“Sex And The City” filmini, uzun süren önyargının ardından karşı koyamayıp izledim. Pek çok şeyi hayatımdaki ayrıntılarla eşleştirdim. Tabii ki açık uçlu bir eşleştirme olduğundan, birebir oturması imkânsızdı.
Birkaç ayrıntı çok hoşuma gitti. Oyuncuların –özellikle de Sarah Jessica Parker’ın- yeteneği konusunda hala bir takım şüphelerim olmasına rağmen, filmin atmosferindeki bir şeyin duyguların izleyiciye aktarılması konusunda başarılı olduğunu anlayabiliyorum. Çünkü Carrie karakterinin bakış açısını ve hislerini çok iyi aldım. Özellikle de Mr. Big ile yatakta oturup elindeki kitaptan Beethoven’ın aşk mektubunu okuduğu sahnede ve Meksika’da otel odasında uyarak geçirdiği günlerden sonra yemekte Miranda ile konuştuğu sahnede.
Düşündüm ki, bir evin ev olma halinden yuva olma haline geçişi çok sancılı bir süreç gerektiriyor. Günümüz insanı yalnızlıkla boğuşuyor. Bu yalnızlığı getiren ise birey olma çabası. Aslında benim bile, görmeme rağmen engelleyemediğim bir mücadele var iç dünyamda. Birey olmak ve istediklerimi yapmak ile bunları yaparak kabul görmek ve yalnız hissetmemek, iki ayrı cins elmayı tek bedende buluşturmak gibi. Birey olmanın getirdiği bağımsızlığın, zirvedekinin yalnızlığına benzeyen bir yalnızlık getirdiğini kabul etmek lazım.
Türkiye gibi bir yerde birey olmanın, kadın olmakla birleştiğinde özel bir zorluğu var. Zaten kadını ikinci sınıf insan gören bir zihniyetin ve insanı toplum psikolojisine zorlayan bir yaptırımlar zincirinin içinde yaşıyoruz. Bunların tekinden bile sıyrılamadığımız halde, ikisine birden karşı koymak, tek başına bunun farkında olan bireyi daha fazla zorlamakta.
Dün düşündüm ki, sevgi duyduğunuz biri yanınızdan giderken yeniden dönmesini istiyorsunuz. Her gidişin, her seyahatin, her iş gününün sonunda dönüp geleceği yerin yanınızdaki o soğumasına izin vermeyeceğiniz tanıdık oyuğu olsun istiyorsunuz. Carrie ile Mr. Big o yatakta yan yana oturmuş o kitabı okurken, o evin 5. Caddede olmamasının, terasında havuzunun olmamasının bir önemi olmadığını; önemli olan tek şeyin, yatakta iki kişinin tek bir enerji ile: sımsıcak bir “yuva” hissi ile bir şeyleri paylaşması olduğunu gördüm.
Bunu yaşamak için belli bir olgunluk dönemi geçirmemiz gerektiği aşikâr. Dünya üzerinde geçireceğimiz onlarca sarsıntı ve fırtınanın ardından isteyeceğimiz tek şeyin huzur olduğu bir günde, onlar gibi sadece satırlar arasında yatan anlamları bularak müthiş bir paylaşım zevki yaşayacağız. Sevişmenin bir başka türü olduğunu anlamış olacağız ve dudağımızın kenarında bir kıvrılma olacak; bilen, hisseden ve kabul eden birinin ölçülü gülümsemesi.
O güne çok vakit var. Bildiğim şeyleri uygulayamayacak kadar tez canlıyım bugün çünkü. İlişkide herkesin kendine ait alan olması gerektiğine mantığımla karar verebilirken, sevgilimin alanlarının hepsinde var olmak için çaba harcarken yakalıyorum kendimi örneğin. Tek uğraşı olmak istiyorum kısacası. Onu olduğu gibi sevmem ve benimle birlikte olmadan önceki arkadaşlarını kabul etmek konusunda sıkıntım olmaması gerektiğini çok mantıklı bir insan gibi onaylıyor ama geçmişte başka kızlarla çekilen fotoğraflarını kıskançlık içinde gözden geçiriyorum. Aslında kıskanmak değil de, oradaki eğlenceyi onunla paylaşamamış olmanın getirdiği bir kırıklık gibi. “Neden oradaki ben değilim? Neden kaçırdım o zamanları?” gibi sorularla ortaya çıkan bir duygu.
Oysa o yaşananlar olmasa belki de şimdi sevdiğim adam böyle olmayacaktı. Onun kendi kişisel gelişimi, olgunlaşma süreci de onları içeriyor. Ve ne yazık ki, tüm romantik yaklaşımımıza rağmen hem o günlere şahit olup hem de dahil olmamamızın bir yolu olmadığından, o günler için hissettiğimiz kıskançlık benzeri duyguyu kabullenmek ve o duyguyla barışmak; bunu yaparken de sevdiğimiz kişiyi incitmemek gerek. Kendimizi anlayamadığımız anları da kabul edebilirsek, aramızdaki iletişim daha sağlıklı olur. Mantıklı yanım ile çok desteklediğim bu cümleyi sevgili olarak nasıl yıkacağımı da görmüş bir insanım.
Yine de insan ilişkileri o kadar değişken ki –tamamıyla insanların kendilerinden kaynaklanan bir durum tabii ki bu- üzerine uzun vadeli plan yapmak mümkün değil. Bugün istediğimiz insanın, yarın istediğimiz kişi olup olmayacağından emin olamayacağımız gibi, aynı kişiyle birlikte olsak bile başta planladığımızdan farklı bir yöne doğru ilerlememiz de olasıdır.
Bana sorarsanız, filmin senaryosu, dizinin finali olarak tasarlandıysa bile, diziyi hiç izlememiş de olsam beni içine çekmeyi ve hissettirmek istediklerini bana aktarmayı başardı. En çok da, bir kadının gözünden beklentileri, heyecanı, aşkı, bağlılığı, kırgınlığı çok başarılı şekilde anlatması ve erkeklerin korkularını, paniklerini, beklentilerini de aynı başarıyla yansıtması beni şaşırttı. Çünkü açıkçası bu kadar etkileneceğimi düşünmemiştim. Filmi izledikten sonra uzunca bir süre ilişkiler üzerine düşündüm ve sonuca varmanın mümkün olmayacağına karar verdim. Çünkü elimizdeki değişkenlerin en kararsızı ve en önemlisi “insan”.
Ve insan, mutluluğu tam anlamıyla yaşatabileceğimiz en son varlık. Hele ki yetişkin iken...
Aylardır bilgisayarımda yayınlamayı bekleyen bu yazıya Carrie ile Mr. Big'in yukarıda bahsettiğim ve en beğendiğim sahnesinde, Carrie'nin sesinden dinlediğimiz mektubun orijinal metnini koyarak son vermek isterim.
"Though still in bed, my thoughts go out to you, my Immortal Beloved, now and then joyfully, then sadly, waiting to learn whether or not fate will hear us ...
Yes, I am resolved to wander so long away from you until I can fly to your arms and say that I am really at home with you, and can send my soul enwrapped in you into the land of spirits ...
No one else can ever possess my heart - never - never - Oh God, why must one be parted from one whom one so loves ... Your love makes me at once the happiest and the unhappiest of men ...
My angel, I have just been told that the mailcoach goes every day - therefore I must close at once so that you may receive the letter at once ...
Be calm - love me - today - yesterday - what tearful longings for you - you - you - my life - my all - farewell. Oh continue to love me - never misjudge the most faithful heart of your beloved.
Ever thine,
Ever mine,
Ever ours."
... The Immortal Beloved Letters, Ludwig van Beethoven