23 Aralık 2009 Çarşamba

Öze dönüş

Sakinliği o kadar arzu ettim ki...

Bir kadeh şarabı omzuna yaslanarak içebileceğim birini...

"Hiç inancım yok" diyebilmek isterdim, ama yüreğim bana bambaşka hikayeler anlatıyor

Bu kadar istediği ve de yakınında dahi göremediği bir şey için bir insan nasıl bu kadar müsterih olabilir?

Bilmiyorum, ama içimdekileri her gece tartıp sakinleştiriyorum. Bana huzur verecek kişiyi arıyorum.

Gerçi aramaktan yorgunum, bekliyorum artık...

Ama garip şekilde sakinim.

Ağlamadığım zamanlarda...

1 Aralık 2009 Salı

Anladım

Birini çok sevmek, onu kaybetmenize engel olmaz.

Birini sevmeyi ve mutlu etmeyi çok arzulamanız, onu mutlu etmeniz için fırsat verilmedikçe anlamsız.

Kendinizin de bir pili olduğunu düşünün her hareketinizde.

Kullanıldığınızı anladıktan sonra o duyguyu unutup, üzülerek geçen zamanı telafi etmeniz her geçen gün zorlaşıyor.

O nedenle çok dikkat etmelisiniz kendinize.

Kendinizi doğru çözümlemek en büyük silahınız.

Kendinizin ne istediğini bilmeniz de yeter mi sanıyorsunuz?

Ben bugün, bir kez daha ilahi oyunun içinde ne küçük bir zerre olduğumu anlıyorum.

İçim boşalmış gibi.

Mutsuzum, ne istediğimi bilmek beni mutlu etmeye yetmiyor.

Hep yaptığım şeyin öznesini değiştiriyorum.

İsim vermeden çağırıyorum artık güzelliği.

İnsanların o kadar da güzel olmadıklarını anladım çünkü.

Yine, yeniden diyebilirim.

Her seferinde romantik bir solcu gibi insana inanmamın sonucu çok ağır oluyor...

Oysa her güzelliği elimizden dünyaya akıtabileceğimizi biliyorum.

Bu nedenle her seferinde yeniden güvenmeyi seçiyorum.

Mutlu etmek, böyle mutlu olmak istiyorum.

Oysa sorumluluk almaktan korkan bir milyar insanla çevrilmiş gibiyim. Nereye dönsem alçaklara rastlıyorum...

Ve anladım işte hiç merak etmeyin:

Mutlu etmek istemek ve sevmek bir insanı kaybetmeme engel olamadı.

Hala istesem de neye yarar?

14 Kasım 2009 Cumartesi

Rehber

İçimin bu kadar rahat olduğu çok ender görülmüştür. Hep içimde huzursuz bir kadın tarafından dürtüldüğümü varsayıyorum. En düzgün şeyde bile beni rahat bırakmayan, temkinli olmaya çalışırken ikircikli olan bir “şey” tarafından dürtülüyorum çoğunlukla.

Ama bugün çok rahatım.

Neden bilmiyorum.

Gerçi şu anda gerçek konunun etrafında dolaşıp durmamın nedenini açıklamam mümkün değil.

Gerçek konu pek çok insanın rahatını kaçıracak sanırım.

En azından okuyup da kendilerini yoklayacak bazı kişileri rahatsız edeceğini tahmin ediyorum.

Keşke bu satırlarım dünyadaki milyarlara ulaşacak olsa…

Beni kader eseri okuyacak kişi, sözüm sana:

Kendini tanı, içinde gez.

Kendinle konuş, ne istediğini öğren.

Doyum noktanı keşfet.

İhtiyacın ile isteğini ayırmayı öğren.

Kapasiteni keşfet, aklındaki “sen” ile uyuşmazsan korkma.

Kendini zorla, kapasite artırılabilir bir şeydir çoğunlukla.

Oku, bilgi edin.

Doğaya yakın ol, toprağın annemiz olduğuna dair inancı asla yitirme.

Tanrı’ya seslen ve orada bırak o sesi. Duyulacak ve bir cevap gelecektir mutlaka…

Çabalamak güzeldir, ama her şeyi mahvedebilir de… Ölçüleri doğru al, kararında çaba
göster.

Kendini korumak için açık olman yeter, bunu unutma:

Saklayacak bir şeyi olmayan insanlara zarar vermek zordur.

Doğallık, samimiyet ve açık sözlülük bu dünyadaki en güçlü silahlardır.

Kalbini aç, çıkarların sadece kendinden olsun.

Çıkarları için insanlara yaklaşmayanların şansı yüksektir, çünkü karşıdaki de aptal değildir.

Yalan yanlış eksenlere oturtulmuş, kendiyle barışık olmayan, doyumsuz, geçimsiz, huysuz bir ırk oldu insanoğlu.

Doğanın dengesini bozup Tanrı’yı oynuyor.

Soyumuz tükenecek!

Tükenmeden evvel düzeltin kendinizi; hiç olmazsa bu kadarcık iyiliğiniz dokunsun dünyaya.


Kendimi tarttım, büyümesi gereken yerleri bilgiyle besledim; buna karşın içimde güzel küçük bir çocuk var.

Ne istediğimi biliyorum.

Çünkü verebileceklerimin farkındayım.

Evet, anlaşılmakta güçlük çekiyorum.

Çoğu kişi beni aşırı olmakla itham ediyor.

Ben aşırı değil, yoğunum. İkisi arasında fark var.

Elle tutulabilecek kadar gerçek bir karaktere sahibim: kapasitemin farkındayım ve besliyorum devamlı.

Bunu borçlu olduğum geçmişimle barışığım;

Hatalarımla bile.

Bugün ne istediğimi biliyorsam, sahip olmadığım için üzülüyorsam bu sadece benim kabahatim olamaz!

Ben kendimi açıyorum, görünüyorum.

Ve istediğim şeyi söylüyorum “Seni –mutlu etmek- istiyorum” diyebiliyorum mesela.

Ve bunun kabahat olduğunu düşünmüyorum.

Şimdi sıra sizde.

Dönün kendi içinize ve aynalarla dolu mağaranıza taşlarla saldırın.

Duvarlarınızdaki resimlere bakın.

Kendinize bakın!

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Film Üzerinden, Filmden Bağımsız...

“Sex And The City” filmini, uzun süren önyargının ardından karşı koyamayıp izledim. Pek çok şeyi hayatımdaki ayrıntılarla eşleştirdim. Tabii ki açık uçlu bir eşleştirme olduğundan, birebir oturması imkânsızdı.

Birkaç ayrıntı çok hoşuma gitti. Oyuncuların –özellikle de Sarah Jessica Parker’ın- yeteneği konusunda hala bir takım şüphelerim olmasına rağmen, filmin atmosferindeki bir şeyin duyguların izleyiciye aktarılması konusunda başarılı olduğunu anlayabiliyorum. Çünkü Carrie karakterinin bakış açısını ve hislerini çok iyi aldım. Özellikle de Mr. Big ile yatakta oturup elindeki kitaptan Beethoven’ın aşk mektubunu okuduğu sahnede ve Meksika’da otel odasında uyarak geçirdiği günlerden sonra yemekte Miranda ile konuştuğu sahnede.

Düşündüm ki, bir evin ev olma halinden yuva olma haline geçişi çok sancılı bir süreç gerektiriyor. Günümüz insanı yalnızlıkla boğuşuyor. Bu yalnızlığı getiren ise birey olma çabası. Aslında benim bile, görmeme rağmen engelleyemediğim bir mücadele var iç dünyamda. Birey olmak ve istediklerimi yapmak ile bunları yaparak kabul görmek ve yalnız hissetmemek, iki ayrı cins elmayı tek bedende buluşturmak gibi. Birey olmanın getirdiği bağımsızlığın, zirvedekinin yalnızlığına benzeyen bir yalnızlık getirdiğini kabul etmek lazım.

Türkiye gibi bir yerde birey olmanın, kadın olmakla birleştiğinde özel bir zorluğu var. Zaten kadını ikinci sınıf insan gören bir zihniyetin ve insanı toplum psikolojisine zorlayan bir yaptırımlar zincirinin içinde yaşıyoruz. Bunların tekinden bile sıyrılamadığımız halde, ikisine birden karşı koymak, tek başına bunun farkında olan bireyi daha fazla zorlamakta.

Dün düşündüm ki, sevgi duyduğunuz biri yanınızdan giderken yeniden dönmesini istiyorsunuz. Her gidişin, her seyahatin, her iş gününün sonunda dönüp geleceği yerin yanınızdaki o soğumasına izin vermeyeceğiniz tanıdık oyuğu olsun istiyorsunuz. Carrie ile Mr. Big o yatakta yan yana oturmuş o kitabı okurken, o evin 5. Caddede olmamasının, terasında havuzunun olmamasının bir önemi olmadığını; önemli olan tek şeyin, yatakta iki kişinin tek bir enerji ile: sımsıcak bir “yuva” hissi ile bir şeyleri paylaşması olduğunu gördüm.

Bunu yaşamak için belli bir olgunluk dönemi geçirmemiz gerektiği aşikâr. Dünya üzerinde geçireceğimiz onlarca sarsıntı ve fırtınanın ardından isteyeceğimiz tek şeyin huzur olduğu bir günde, onlar gibi sadece satırlar arasında yatan anlamları bularak müthiş bir paylaşım zevki yaşayacağız. Sevişmenin bir başka türü olduğunu anlamış olacağız ve dudağımızın kenarında bir kıvrılma olacak; bilen, hisseden ve kabul eden birinin ölçülü gülümsemesi.

O güne çok vakit var. Bildiğim şeyleri uygulayamayacak kadar tez canlıyım bugün çünkü. İlişkide herkesin kendine ait alan olması gerektiğine mantığımla karar verebilirken, sevgilimin alanlarının hepsinde var olmak için çaba harcarken yakalıyorum kendimi örneğin. Tek uğraşı olmak istiyorum kısacası. Onu olduğu gibi sevmem ve benimle birlikte olmadan önceki arkadaşlarını kabul etmek konusunda sıkıntım olmaması gerektiğini çok mantıklı bir insan gibi onaylıyor ama geçmişte başka kızlarla çekilen fotoğraflarını kıskançlık içinde gözden geçiriyorum. Aslında kıskanmak değil de, oradaki eğlenceyi onunla paylaşamamış olmanın getirdiği bir kırıklık gibi. “Neden oradaki ben değilim? Neden kaçırdım o zamanları?” gibi sorularla ortaya çıkan bir duygu.

Oysa o yaşananlar olmasa belki de şimdi sevdiğim adam böyle olmayacaktı. Onun kendi kişisel gelişimi, olgunlaşma süreci de onları içeriyor. Ve ne yazık ki, tüm romantik yaklaşımımıza rağmen hem o günlere şahit olup hem de dahil olmamamızın bir yolu olmadığından, o günler için hissettiğimiz kıskançlık benzeri duyguyu kabullenmek ve o duyguyla barışmak; bunu yaparken de sevdiğimiz kişiyi incitmemek gerek. Kendimizi anlayamadığımız anları da kabul edebilirsek, aramızdaki iletişim daha sağlıklı olur. Mantıklı yanım ile çok desteklediğim bu cümleyi sevgili olarak nasıl yıkacağımı da görmüş bir insanım.

Yine de insan ilişkileri o kadar değişken ki –tamamıyla insanların kendilerinden kaynaklanan bir durum tabii ki bu- üzerine uzun vadeli plan yapmak mümkün değil. Bugün istediğimiz insanın, yarın istediğimiz kişi olup olmayacağından emin olamayacağımız gibi, aynı kişiyle birlikte olsak bile başta planladığımızdan farklı bir yöne doğru ilerlememiz de olasıdır.

Bana sorarsanız, filmin senaryosu, dizinin finali olarak tasarlandıysa bile, diziyi hiç izlememiş de olsam beni içine çekmeyi ve hissettirmek istediklerini bana aktarmayı başardı. En çok da, bir kadının gözünden beklentileri, heyecanı, aşkı, bağlılığı, kırgınlığı çok başarılı şekilde anlatması ve erkeklerin korkularını, paniklerini, beklentilerini de aynı başarıyla yansıtması beni şaşırttı. Çünkü açıkçası bu kadar etkileneceğimi düşünmemiştim. Filmi izledikten sonra uzunca bir süre ilişkiler üzerine düşündüm ve sonuca varmanın mümkün olmayacağına karar verdim. Çünkü elimizdeki değişkenlerin en kararsızı ve en önemlisi “insan”.


Ve insan, mutluluğu tam anlamıyla yaşatabileceğimiz en son varlık. Hele ki yetişkin iken...

Aylardır bilgisayarımda yayınlamayı bekleyen bu yazıya Carrie ile Mr. Big'in yukarıda bahsettiğim ve en beğendiğim sahnesinde, Carrie'nin sesinden dinlediğimiz mektubun orijinal metnini koyarak son vermek isterim.

"Though still in bed, my thoughts go out to you, my Immortal Beloved, now and then joyfully, then sadly, waiting to learn whether or not fate will hear us ...

Yes, I am resolved to wander so long away from you until I can fly to your arms and say that I am really at home with you, and can send my soul enwrapped in you into the land of spirits ...

No one else can ever possess my heart - never - never - Oh God, why must one be parted from one whom one so loves ... Your love makes me at once the happiest and the unhappiest of men ...

My angel, I have just been told that the mailcoach goes every day - therefore I must close at once so that you may receive the letter at once ...

Be calm - love me - today - yesterday - what tearful longings for you - you - you - my life - my all - farewell. Oh continue to love me - never misjudge the most faithful heart of your beloved.

Ever thine,

Ever mine,

Ever ours."

... The Immortal Beloved Letters, Ludwig van Beethoven

11 Nisan 2009 Cumartesi

Editörün makası bende!

Ailemin sorunsuz ve mükemmel olmadığını anlayalı kısa bir zaman oldu.

Açıkçası dün, düşündüğümden daha ciddi bir ayrılık olduğunu farkettim onlarla aramda.

Aslında onlarla aramda bu ayrılığı ben yaratıyorum; çünkü, bana öğretilenlerin hepsini sorguluyor ve buduyorum.

Kendime yeni bir inanç, yeni bir felsefe, yeni bir yaşam tarzı oturtmaya çalışırken, elbette çocukluğumda gördüklerimi teker teker gözden geçirip elemem gerektiğini görüyorum.

Babam, sol düşünceyi destekler; annem de öyle. Genel olarak sol düşünceyi destekleyen çekirdek ailemizin genişledikçe din ve milliyetçilik akımına kapılmış bir dünya mensubu olduğunu görüyorum.

Baba tarafında babaannemin babasıyla birlikte son bulan yedi göbek imamlık mesleği, anne tarafımda annemin babasında son bulmuş. Hacılık, imamlık falan olunca, ailedeki dini inançların koyuluğu da tahmin edilebilir düzeyde tabii. Yanlış hatırlamıyorsam Nakşibendi mensupları bile var yaşlı büyükler arasında. Neyse ki, okuyan kuşak -yani ebeveynlerim- biraz daha sorgulamaya yatkınlar. Ben ise toptan "Deist" yaklaşımı benimsemeye karar verdim uzun düşüncelerden sonra.

Din, insanın vicdani seçimi olması gerekirken, bizde nüfus kağıdına damga gibi yazılan bir kavram. Üstelik yüzyıllardır, dinler arası ve mezhepler arası bir sürü kavga olmuş. Okudukça şaşırıyorum, üzülüyorum. İnsanlar dinin politika ve siyaset alanındaki kudretini daha Peygamber ortaya çıkar çıkmaz kullanmaya başlamışlar. Kaldı ki, İzmir'de Sabetay Sevi olayı var yahu, adam sahte mahte malı götürmüş.

Arap yarımadası bu uğurda kanla yıkanmış; Bedir-Uhud-Hendek savaşları, Kerbela Olayı, ve daha nice işkenceler, savaşlar, çatışmalar. Şu an bile sular durulmuş değil; İsrail-Filistin meselesi hala kanayan koskocaman bir yara!

İnsanlar, uhrevi yolun nereden geçtiğini anlayamadıkları gibi, anlayanı da caydırmak için ellerinden geleni yapıyorlar gibi bir his uyanıyor bende. Bu sebeple de bana öğretilen her şeyle ama hepsiyle teker teker hesaplaşıyorum ben. Çok zor ve gücümü sömüren bir süreç anlayacağınız.

Ama bunu yapmak zorundayım. Çünkü ben önyargımı kıramazsam, siz, arkadaşınız, kardeşiniz, o, bu, şu kıramazsa önyargılar ve başkasının soktuğu akıllarla engellenecek milyonlarca mutluluk var. İnsanların omuz omuza aynı duayı etmeleri için çok uzun zaman geçecek ve maalesef çok kan akacak. Ama ben bu kanın akmasını engelleyecek ilk küçük adımları atmak için çabalıyorum.

Deizm, Tanrı'yı aracısız kabul eden, yani dinleri, din adamlarını dışlayan bir inanç tarzı. Ben ve Tanrı arasında bir aracı olamaz, olmamalı. Bilgi ve tecrübe ile O'na ulaşmak istiyorum ben. Cennet, Tanrı. Çünkü ruh, Tanrı'nın küçük ve kısıtlanmış bir parçası bana göre. Bu nedenle gerçekten olgunlaştığında O'na katılacak yeniden. Ama o zamana kadar yeniden sınanmak için dünyaya geri gelecek. Bu bağlamda Reenkarnasyon var bence. ÖSS tek konudan yapılmadığına göre, ruhun da tek hayatta sınanması saçma bence.

İsteyen istediğine inanır. Ama, bizim ülkemizde kendi inandığına başkasını da inandırmaya çalışan bir dolu insan var. Biz azınlığız. Azınlıkları ezmek için tüm silahları kullanıyorlar. Ben de önyargılarıı kırarak onların bana verdiği baltayı gömüyorum.

Hayatıma giren insanlar da garip şekilde benim için yeni ve tanınmayan topraklara yeni kapılar açıyorlar. Ben insanların olayları değil, olayların insanları bulduğunu düşünüyorum. O sebeple, öüme açılan kapıdan büyük merakla içeri giriyorum. Öğrenmeyi,bilmeyi ve tecrübe kazanmayı seviyorum. Sınavın beni taşıdığı noktaları düşünüp muhasebe yaptığımda, üzüntüm bile, yanlışlarım bile benim hanemde "+" olarak işaretleniyor. Çünkü, tecrübe devamlı doğru yapan bir insanın değil, bilakis, hataları da gören insanın yanındadır her zaman.

Şimdilerde yaşadığım karmaşada etrafıma bakıyorum ve ailemle de dahil olmak üzere, çevremdeki her insan ve her kavramla aramda asma köprüler olduğunu görüyorum. Güvenden ve sevgiden bağları var; ama sağlamlığını benim kıstaslarım belirliyor bu köprülerin. Bu nedenle önyargılarımı tek tek kırmaya çalışıyorum. Doğru bir yapı, doğru insanlarla olacaksa, ne istediğimi bilmek zorundayım.

Sizce de öyle değil mi?

9 Mart 2009 Pazartesi

Mevlit Kandili, Dünya Kadınlar Günü ve Ben

Sıcak şarap ile tütsülenmiş bir hayat düşlüyorum aslında. Tarçın, karanfil ve tatlı tatlı kokan bir ev.

Kendime itiraf edemediğim şeyleri itiraf edene kadar kendimi rahat bırakmadığım onca zamanı boşuna harcamadığımı kanıtlamak için her gün ne istediğimi yeniden sorguluyorum.

Bugün ne istiyorum?

Bir kere bugün "8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü". O sebeple ilk önce emek verdiğim şeylerin kıymetinin bilinmesini diliyorum. Bu bir arkadaşlık, bir dostluk, bir veya bir aşk ilişkisinde olduğuna bakılmaksızın değerlendirilme isteğim. Çünkü ben hayatımdaki herkesi ve altına imzamı koymayı kabul ettiğim her şeyi ciddiye alıyorum.

Herşeyi hesaplayarak ince ayarlarla yaşamaya olan inancım sarsıldı bugünlerde. Daha çok olayların insanları "bulması" üzerine düşünüyorum. Bunu destekleyen çok önemli gelişmeler yaşıyorum hayatımda. Çok önemli benim için; bana dayatılana açık seçik başkaldırma arefesindeyim. Kadınlığımın baskılanmasından, yaşımın dayatılmasından, insanların isteklerini bana yansıtarak gerçekleştirme çabasından bunalmış durumdayım.

8 Mart hiç bir şey için bahane olmayacak! Herhangi bir tarihte karar verebilir çünkü insan kendisi için ne istediğini keşfedip elde etmeye. Benim de şimdi bir koza evrem var işte; aileme tezi yazmayacağımı söylemek için, kendi evimi tutmaya hazır olduğumu söylemek için, ve doğru olduğunu düşündüğüm şeyleri saklamadan yaşamaya başlamak için.

Kendimi güçlü hissettiğim zamanların tam olarak ne zaman başladığını bilemiyorum ama artık güçlü ve direnişte bir kadın olduğumu biliyorum.

Ayrıca bir de kandil durumu var ki, insanın tüm dileklerinin kabul olduğunun düşünüldüğü özel bir zaman. Uhrevi yönümün zamanla başka taraftan bilenerek kimlik değiştirdiğini hissediyorum. Zaman zaman erkek, zaman zaman da kadın olarak düşündüğüm bir Tanrı'ya en eski zamanlardaki gibi inanıyor ve yaratılışa "sahip çıkmak" yoluyla O'na ibadet etmeyi uygun görüyorum.

Bugün bir arkadaşımla birbirimizi anlatma oyunu oynadık. Sanki bana başkasıymış gibi kendisini sordu. Ben de benim gördüğüm kişiyi anlattım. Sonra ben sordum, o anlattı. Anladık ki, birbirimizi iyi anlamış, iyi özümsemişiz. Kendimi anlamak için verdiğim uğraşları düşünüyorum da, kendimi doğru anlamış ve doğru anlatmış olduğumu görmek beni hakikaten rahatlatmış. İçimde bir yer şu an alabildiğine rahat ve cesur. Çünkü içime bu evreyle ilgili sinmeyen hiç-bir-şey-yok.

Sonra Kundalini'ye seslendiğimiz bir aydınlanma seansı yaptık ve içimizdeki enerjiyi temizlemeye çalıştık. Elbette çok kolay olmadı, ama devam edebiliriz; zor olmadığı gibi, zaman zaman oldukça gerekli bence.

Dün gecenin güzel geçmesi de gözlerimde yıldızlar ışımasına sebep oluyordu aslında bugün. Onca zamandan sonra emek vermeye değecek bir ilişki yaşıyorum. Hem iyi bir arkadaş, hem iyi bir sevgili olabilecek tatlı bir insan var hayatımda. Ve bir saat kadar önce eve girdiğimde dün geceden kalma tarçın ve karanfil kokusunu duyduğum anda içimdeki itkiyi bir kez daha hissettim.

Yogaya başşladıktan sonra fark ettim ki, evrende hazır olduğumuz anda başımıza gelmek üzere bir sürü olay bekliyor. Benim Engin ile arkadaşlıktan sevgili olmaya doğru giden süreci açıklayabilmem için makul bir teori. Ama fazlası var; yoksa "dağına göre kış", "başına göre traş" diye deyimler olmazdı.

Kişi güçlendikçe zorlukları çekecek. Zorluklardan, kötü olaylardan ne kadar kendisine bir şeyler katarsa o kadar ilerleyecek. İlahi, ya da evrensel düzen böyle işliyor.

Bugün bunu biliyorum.

Engin "O" mu bilmiyorum mesela... Ama şu anda bunu bilmemek bana hiç korku vermiyor.

Çünkü insan "bilir" eninde sonunda. "İç"iyle bilir.

İlk karşılaştığımızda onunla öpüşeceğimi nasıl hissettiysem, yaratılışıma sahip çıktıkça algılarımdan gelen mesajlarla bileceğim nasılsa.

İnsanlar değişir çünkü... Devinim sonsuzdur. Eğer gelişirken, değişirken, kendimizi yeni şeylerle donatırken hala yanyana yürümeyi başarırsak bu gerçekten doğru ilişkidir.

Ne zaman kişilerin değişimi yollarını farklı yönlere çizmelerine sebep olur, o zaman iki durum ortaya çıkar. Birinde kişiler birbirlerini çekiştirip paralel olmaya zorlar ve yıpratarak sonunda şalterleri attırırlar. Diğerinde ise kendiliğinden kopar ve çok az yara kalır geriye. Çünkü gelişim toleransı da getirir beraberinde. Olgun insanlar birbirlerini oldukları gibi kabul edip "azat ederler". İngilizce'de "Let Go" denen durum; bırakmak, salıvermek.

Bazen biri diğerini kendi yoluna çeker; ama artık onunla yürüyen sevdiği insan olmaktan çıkar. Ve bir gün o insan, yanında yürüyenden sıkılır. Türkiye'de genelde yaşanan durumlar "şalterlerin attığı an"lar ile "karakterin kaybolduğu an"lardır.

Şu anda bu nedenle Engin'in ne olacağını ya da ne olmayacağını bilemiyorum.

Ve bana hiç korku vermiyor bu.

Korkmam gerekir değil mi? Türkiye'de binlerce kadın evlenememek, yuva kurma zamanını geçirmek, yeterince para kazanamamak, mücevher alamamak gibi korkularla kendini yiyor.

Benim kısa ve orta vadeli planlarımda bu gibi endişelerin kirişi kırılalı bayağı zaman oldu.

İnsanlar hazır olduklarında olaylar onları bulur. Hiç dayanamayacağımızı düşündüğümüz şeylere dayanır, hiç olmayacağımızı düşündüğümüz kadar aşık olabiliriz.

Günü gelince, insan "bilecektir".

"Günü geldiğinde". Kilit nokta bu.

Şu anda Engin benim için önemli; emek vermeye değeceğini hissettiğim, birlikte güzel vakit geçirdiğim, keşfetmekten zevk aldığım bir insan.

Ama değişiriz. İnsanız. Bir gün değişim bizi ayırırsa bunu olgunlukla karşılayabilecek durumda olacağız elbette.

Ayırmazsa... Dünyanın en güzel yolu olur, en fazla yürümeye değecek olanı.

Ve o yolu, her gün, bugünkü heyecanla yürürüm büyük ihtimalle.

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Kadın olarak haklarımın çiğnendiğini düşünüyorum. Başkaldırıya hazırlanıyorum ve ülkemin bayrağını aşk ile boyuyorum. Hayata, müziğe, güzel tatlara ve Engin'in nezdinde Yaratılış'a duyduğum Aşka boyuyorum.

Bildiklerimle güçlüyüm. Bilmediklerim ise bana hiç ama hiç korku vermiyor.

Ben Kadınım. Anahtar bu.

13 Şubat 2009 Cuma

Sevgilim'in Günü

Her gün olsun!

Her gün Sevgilim'e ait olsun. Ama sevgili kelimesinin eski anlamına yakışan bir adam olsun. Yoksa ne yapayım ben öyle zamane ağdalarıyla yapış yapış olmuş,yavşakça ilişkiyi?

"Sevgi'li" adı üzerinde. Kalbinizin en güzel çarpıntısı, en derin sızısı. Öteki odada iken bile özlenen, yine de aynı çatı altında olmaktan huzur duyulan insan. Uhrevi varlık.*

Tenine dokunmak bir tür ibadet. Öpmek, dünyadaki tüm lezzetlerden vazgeçirebilecek bir his. Uyku arasında nefesini omzunuzda hissetmek, ve bir anda uyanıp yanında olmaktan müthiş bir sevinç duymak. Bir tür iç kamaşması ve ışımayla dolmak. Baharı bir fanusa kapatıp karnınıza yerleştirmişler sanki, kelebekler karnınızın içinde dolaşıyor.

Sevgililer Günü diye bir şeyi dayadılar burnumuza.

Bu hissi yaşamak, yaşatmak için bir tek gün yeter mi?

Sevgili yılda bir günlük bir kimse mi?

Bir ömür tüm günlerim sevgilimin olsun.

Yalnız önce "O" benim "sevgilim" olsun!

Alıntı: EkşiSözlük yazarı Luteum.

10 Ocak 2009 Cumartesi

Tecrübe

İnsan, hayatının kendine ait olduğunu sanırken büyük hata işliyor. Ne yazıktır, bizim dışımızda pek çok şey tarafından yönetiliyoruz. Elimize geçen tek şey yönü değişip duran bir hayat ve tecrübe oluyor.

Bazısının hayatını tecavüz, bazısınınkini savaş, bazısınınkini piyangodan çıkan büyük bir para değiştiriyor. Benimkini değiştiren "yalnızlık" oldu.

Kaç gecedir rüyalarımda eski bir tanıdıkla karşılaşıp en sonunda "Seni hiç sevmiyorum! Artık git!" deyip hiç bir şey hissetmedim. Zamanında onun için göze aldıklarımı düşünürsek, bilinç altımın onu kovması ve benim bilinç altımı baskılamamam her şeyi açıklıyor.

O'na "Git!" derken, yeni kapıya hazır olduğumu söylüyordum kendime, kendimi deniyordum. Ve kendime tepki vermedim. Bunca zamandır içimdeki yalnız taraf için devamlı birilerini suçlayıp durmaktan yılmış durumdaydım. Ve suçlamak kolay gelir çoğu zaman insana. Kendisiyle anlaşmak yerine, doğan cevap hakkını asla kullan(a)mayacak insanları suçlar.

Bir süredir suçlu aramıyorum. Yüzümü farklı bir yöne çevirdim: Geleceğime.

Kalabalıklarda kendimi kaybederek, onun bunun kollarına kendimi atarak atlat(a)madım ben o büyük sarsıntıyı. Yalnızdım. Ego kırılması yaşadım, uzunca bir süre sevilemeyecek, beğenilemeyecek kadar çirkin olduğumu düşündüm içten içe ve kaçtım. Herkesten kaçtım.
Bu anlattıklarımı, okuyan tanıdıkların "Aman güzelsin sen, ne dediğinin farkında mısın?" gibi girişimlerde bulunmaları için yazmıyorum. Buradaki en önemli nokta, benim kendimle ilgili komplekslerimden büyük ölçüde arındığımdır.

Uzunca bir süre dokunulma konusunda ciddi bir problem yaşadım ve bu bütün ilişkilerimde dolaylı veya doğrudan gerilim yarattı. Dokunma ihtiyacı çok önemli ve giderilmediğinde insanı çıldırtan bir ihtiyaçtır. Sadece insana özgü de değildir. İşte bu ihtiyacı giderebileceğim harika bir uğraş buldum: Tango.

Tango benim için bir kaç açıdan önemli:

Bunlardan ilki "iletişim". Konuşmadan, beden diliniz ve gözlerinizle konuşuyor ve birbirinize ellerinizden aktardığınız enerjiyle kendinize özgü eserler yaratıyorsunuz. Aynı adamla, aynı pistte, aynı şarkıda iki kez dans etseniz aynı koreografi çıkmaz. Ve bu da sınırlı sözcüklerle sonsuz cümle kurma şansı demek.

İkinci önemli nokta "dokunma". İnsanları insan olarak görebilmek için bir takım duvarlarınızın yıkılmasa bile incelmesi gerek. Ne kadar doygun olursanız, o kadar az pürüz çıkar. Erkekler nasıl algılıyor bilemiyorum; ama ben dansa zaman ayırdıkça, erkekleri "erkek" değil insan olarak algılamaya başladım. Yani insan kavramı önem kazandı. Ve iletişim kurarken cinsiyetin ilk filtre olarak alınmasının nasıl da iletişimi tıkadığını gördüm.

Üçüncü nokta ise "boyun eğme". Yapı itibariyle emir almaktan pek hoşlanmam ve insanlara minnet duyma konusunda eksikliğim olmamasına rağmen, pek minnettar kalacağım şeyler istememeye çalışırım. Ama tango hayatıma "boyun eğmek" fiilini tekrar soktu. Direncimin kırıldığı anlarda dansın en keyifli olduğu dakikaları yaşıyorum, çünkü tango izleyenin gördüğü dönüşlerin hepsi belli olmasa da kadın ve erkeğin güç savaşında kadının boyun eğmesinden doğar.

Uzun süre yalnız yaşamak, kalabalıklardan rahatsız olma durumunu getirdi beraberinde. Elbette kalabalık yerlerde zaman geçiriyorum ama sürekli dayanabileceğim bir şey değil bu. En çok özlediğim şey, 8-9 kişilik dost masaları oluyor. Ve de gece sıcacık saracağım bir eş. Muhabbet, entellektüel zeka, nüktedan bir erkek. Zeki ve öz.

Hayata bazen içimden gelen bir sesle yaklaşıyorum ve bilgeliği beni şaşırtıyor. Ama sanırım şaşırmamalı; kendimi anlamaya çok emek verdim. Gerçi hiç kimsenin kendini harfi harfine anlayarak öldüğünü sanmıyorum. Ama benim şu anki huzurlu, dingin bekleyişimin kendimle anlaşabilmemden kaynaklandığını biliyorum.

Ne istediğimi biliyorum.
Bugüne gelirken hayatımın izlediği yol ve aldığı virajların her biri benim için çok önemli tecrübelerdi. Hepsiyle tek tek konuştum ve artık barışığım.

Ve bu da harika bir şey.

1 Ocak 2009 Perşembe

Açık

Şimdiye dek hep açık olmaktan bahsettim.

Ama lanet şeyde bir türlü açık açık söyleyemedim istediğimi.

Nasıl yahu, nasıl yapamam?

Dünyanın en güzel şeyini istiyorum aslında.

Fotoğrafını ilk gördüğüm andan beri hem de.

Adamı delicesine öpmek istiyorum.

Ve bunu kendisine söyleyemiyorum.

Böyle açıklık bok yesin!

Bir buluşsak, iki kadeh içsek öpeceğim ama.

Söylemeden, uyarmadan pat diye öpeceğim.

Konuşmayacak, sormayacak, yormayacağım.

Öpeceğim, seveceğim, kedi gibi sokulacağım.

Ama yine de açık olacağım.

Nasıl olacaksa artık!