Denize bakışım ilk değil ama bugün ilk kez böyle hissediyorum.
Bir daha hiç ayak basmayacağım bir kıyıdan ayrıldığımda daha gün doğmamıştı.
Şimdi güneş yükselip çiğ, çıplak bir ışıkla denizi ve göğü buz mavisine boyarken de bunu düşünüyorum. Çıpayı motorla bile çekmedim, ellerimle asıldım. Dehşet bütün sinirlerimi felç etmiş gibiydi.
Oysa akşam parlak fuşyalı,turunculu şifonlarını üzerinden sıyırıp kül rengi geceliğini giyerken karşıma çıkmıştı. Üzerinden yıllar geçse de hiç uçmamış bir parfüm, hiç solmamış bir çiçek, hiç eskimemiş bir şarkı gibiydi baştan ayağa...
Mermer gibi cildi ve yunan heykellerini kıskandıracak kadar güzel bedeni hiç bozulmamış, sanki zaman onun ekseninde dönmüş ama ona hiç dokunmamıştı. Üzerine tam da yaz sonuna uygun,doğanın renklerinde püfür püfür uçuşan bir elbise giymişti. Yüksek topuklu espadrilleri ile marinada bana doğru yürüyor ve gülümsüyordu.
Dudaklarında o bildik gülüşü vardı, ama bir farkla: Dudaklarına can alıcı bir kırmızı hakimdi. Hani ressamların aradığı, bulsa bile göremediği o saf, hançer gibi kırmızı... Gülüşü bu renk olunca içimi baştan başa kesti işte. Aklım bir anda geçmişi, yaralarımı, ağladığım, parçalandığım, kendime bir sürü fiziksel acı vererek gidişini unutmaya çalıştığım günleri sildi. Sadece o ana, o andaki güzelliğine odaklandı. Ve onsuz geçen gecelerin açlığı bir canavar gibi uyandı içimde...
Gülümsemesini asla unutabileceğimi sanmıyorum. Sanki bilir gibiydi. Orada olacağımı, O’nu görünce ne tepki vereceğimi bilir gibi hem mütevazı, hem muzip, hem de hiç ayrılmamışız hala sevgiliymişiz de bana kur yapıyormuş gibiydi. Ama gülüşünde o içimi parçalayan ve ne olduğunu bilmediğim “şey” beni ilk andan yakaladı ve rahat bırakmadı. Hayatımın bundan sonrasında da rahat bırakacağını sanmıyorum.
Bir daha asla aynı olmayacağımı bilirken ve denize karşı burada, küçük teknemin pruvasında dikilirken gecenin dehşeti, zevki, neşesi ve korkunçluğu içimi değişik yönlerden uzanan eller gibi kavrıyor.
Karşımda durup, “Eee,” dedi “Beni davet etmeyecek misin teknene?”
Susup yana çekildim ve ona yol verdim. Tekneye çıktı ağır ağır, “Tahminimden büyükmüş,” dedi “Tek başına denizlere açılacak bir ‘Seyyah’ın kontrol edebileceğinden büyük bir şey bu”. Teknemin adı arkasında O’nun okuyabileceği bir yerde yazmıyordu. Daha doğrusu, kara tarafından gelebilecek kimsenin görebileceği şekilde yazmıyordu. Kurallara aykırı olduğu için defalarca uyarılmıştım, ama zaten gittiğim hiç bir limanda bir geceden fazla kalmıyordum. Hiç bir limana da bir kereden fazla gitmiyordum. Ertesi sabah beni arasalar da bulamıyorlardı. Teknemin adı Seyyah’tı. Bana yakışıyordu. Çünkü ben bir seyyahtım; Ben uyurken tek bir söz söylemeden, tek bir eşyasını bile almadan –bugüne kadar her düşündüğümde dediğim gibi- kalleşçe terk ettiği o sabahtan sonra evi barkı, malı mülkü, hisselerimi, gayrimenkulümü olduğu gibi likide çevirip tek banka hesabına yatırıp, tekneme atlamış ve karaya bir sonraki ihtiyaç molasına kadar veda etmiştim.
İhtiyaç... Bir insanın “ihtiyaç duyması”, oldum olası midemi bulandırmıştır. Çünkü bana acziyeti çağrıştırır. Ama kendimle, nefsimle, içimdeki çeşitli açlıklarla uzun bir süre savaştıktan sonra her birinin hiç körelmemiş, hatta zırnık kadar küçülmemiş şekilde yeniden karşıma dikildiğini görünce pes ettim. Pes ettiğim için de kendimden nefret ettim.
Teknemin içinde geziniyor, sanki kendine uygun bir köşe arıyordu. Yeni bir eve gelmiş bir kedi gibiydi; sokulmadan önce her yeri içgüdüleri ile “kokluyordu”. Arada bir de bana dönüp gözlerimin içine bakıyordu. Anlaşılmaz şekilde içim ürperiyordu bakışlarıyla karşılaştıkça; o anda aşkımın yeniden alevleniyor olduğunu düşünsem de, şimdi düşündükçe bunun olacaklarla ilgili bir önsezinin kıpırtısı olduğunu anlıyorum.
Yemek konusunda hazırlıksız yakalanmıştım ancak, marinalarda eğer zenginseniz yapamayacağınız şey yoktu. Hemen güvenlikten yemek için arayabileceğim bir yerin numarasını aldım ve şarap dolabının kapağını açıp damak tadımıza uygun bir şarap seçmeye koyuldum. Bu sırada o da müzik setinin yanındaki CD dolabını keşfetmiş, koleksiyonumu inceliyordu. Sabah yanaştığım limandan gece biterken ayrıldığıma göre –bunu biliyordu,emindim- bu kadar CDyi nasıl biriktirdiğimi merak ediyor olmalıydı. Ama başka bir şeyi merak ettiğini zannetmiyorum. Dilimizin konuşulmadığı bir limanda beni bulmasının çok uzun süredir zaten nereye gittiğimi bilmesinden kaynaklandığını anlayabiliyordum. Ama neden olduğunu anlayamıyordum.
Kadehler doldu, kadehler boşaldı. Şaşırtıcı derecede konuşkandı, ve nasıl oluyorsa benimle hiç bağlantısı olmayan bir sürü şey anlatıyordu. Oysa içimdeki hisse kulak kabarttıkça aslında işinin sadece ve sadece benle olduğunu anlayabiliyordum. Dördüncü kadehin de son yudumunu kafasına diktikten sonra hafifçe bana doğru kaldırdı ve “Biraz da sen anlat,” dedi “Neler yaptın deniz-kara-gökyüzü arasında?” Ona gittiğim şehirlerden bahsettim biraz, en çok sevdiğim yerlerden. Afrika’da bir arkadaşımın çektiği bir kısa filmin setine uğramak için iki gün kumanyasız tam yol gittiğimi anlattım, çok güldü. Haksız da sayılmazdı, sonlara doğru gördüğüm halisülasyonlar beni bile aklıma geldikçe güldürüyordu.
Yemekler geldiğinde ikinci şarap şişesini de yarılamıştık ve kurt gibi de acıkmıştık. Bu nedenle her ne kadar nezaket kurallarını unutmadığımızı ispat etmeye çalışsak da, hızımız nedeniyle oldukça komik görünüyor olmalıydık. Bir süre sesimiz soluğumuz çıkmadan yemek yedik, ardından yeniden havadan sudan muhabbet etmeye başladık. Yavaş yavaş anlatacaklarım tükeniyor, onun etrafıma sardığı zincir de daralıyordu. Eninde sonunda soracağı can alıcı soru bir türlü gelmiyor, içimdeki azap usul usul uyanıyordu.
Masadan kalktı, içki içerken oturduğu yere döndü ve oturdu. Ben de çaresiz, şarap şişesini alıp eski yerime gittim. Kafamın içine şarabın tanıdık pusu dolmaya başlamıştı, ama olağanüstü bir çabayla düşüncelerimin sarsaklaşmasını engellemeye çalışıyordum. Yerime rahatsız bir şekilde oturdum ve yeniden şarap koymak için hamle yaptım. Kadehini kendine doğru çekti, muzipçe güldü ve gözlerimin içine baktı. O an aramızda gerçekten bir kıvılcım parlamış olabilirdi, eğer havada yanıcı bir gaz olsaydı. Onu kollarıma alabilmek için delirdiğimi hissettim birden, aceleyle şişeyi yere koymaya çalışırken devrildi ve koyu kırmızı içecek yerdeki beyaz halının üzerine akmaya başladı ağır ağır. Pamuklu sicimlerden örgüler şarabın her damlasını içine çekmeye başladı ama bunu göz ucuyla görebildim, zira doğrulduğumda hemen dibime iliştiğini gördüm. Ilık bir lavanta kokusu burnuma doldu ve dudaklarımız buluştu. Kontrolümü kaybediyordum gerçekten, geriye doğru yaslandım ve kucağıma doğru hamle yapmasını bekledim, dünya silinmiş gibiydi ve bütün hislerim ayaktaydı.
İşte o anda ne olduysa oldu. Bir anda geriye doğru sıçradı ve “Nasıl dokunabildin onlara?Nasıl ha, nasıl?” diye bağırmaya başladı. Yüzünün çizgileri dehşet dolu bir fotoğraf, ruh hastası bir ressamın elinden çıkma bir tablo gibiydi. Ağzı kırmızı bir yara gibiydi şimdi ve çarpılmıştı öfkeden. “Hepsini,” diye soludu “hepsini ellerimle öldürdüm” çıldırmış gibiydi, içime dehşetle beraber dolan gerçeküstülük hissinden kurtulmaya ve dehşetin beni ayıltmasına uğraşıyordum. Bir anda çantasına uzandı. Silah veya kesici bir şey çıkartmasından korkarak hamle yaptım, ama çıkardığı şeyler ondan daha öldürücüydü.
Elbette yıllarca denizdeydim, aşk acısını atlatmaya çalışıyordum ve bu sürede uğradığım bazı yerlerde ihtiyaçlarıma yenik düşüyordum. Enfes yemekler, değişik içkiler kadar güzel kadınlarla da karşılaşmıştım ve bir çoğu benimle tek gece geçirmekten rahatsız olacak gibi değildiler. Bu fırsatları kaçırmak ancak ilk bir yılımın salaklığıydı. Sonrasında akışa uymuş, güzel geceler geçirmiştim. Pek çoğunun yüzünü hatırlıyordum elbette; çünkü ona çok benziyorlardı.
Ama şu an gördüklerime inanamıyordum. içimde korku yeşil renkli bir canavar eli gibi yüreğimi kavrıyor, sıkıyordu. Korkuyla kocaman olmuş gözler, bantlı ağızlar, açık kesikler, açılmış karınlar, kırıldığı belli olan bacaklar, kollar, morarmış ciltler ve kan... Çok kan vardı. O kadar çok kan vardı ki, kamaranın içini doldurmuştu sanki, gırtlağıma kadar çıkmıştı; beni boğacak gibiydi.
Öğürmeye başladım, midemde ne var ne yoksa içimi tırmalayarak çıkmak istiyordu. Eğilmemek için, kusmamak için direnirken üzerime atladığını gördüm. Onu tutmaya, engellemeye çalıştım. Tırnaklarıyla saldırıyordu bana, uzun ve yırtıcı kuş pençesine benzeyen elleri vardı artık. Ve ben içinde dönüp durduğum senaryonun gidişine inanamıyordum hala. Sakinleşecek gibi durmuyordu, aklını yitirmiş gibiydi. Hırlıyor, bağırıyor, beni parçalamak için delice saldırıyordu. Önce onu ittim, sonra bir tokat attım yüzüne. Durultmak şöyle dursun, saldırma güdüsünü geri dönülemez şekilde körükledi bu hareket. Masadan kapmış olduğu bıçakla üzerime atladı yeniden. Çevikliği ve bir suikastçi kadar bilinçli şekilde saldırışı aklımı başımdan almıştı sanki, ama savunma içgüdüm de bir o kadar uyanıktı. Onu tuttum ve boğuşmaya başladık, “Seni de geberteceğim, seni de!” diye tıslıyordu. Gücü inanaılmaz boyutlardaydı, eğer beni savunmasız yakalasa bir yerimi onmaz şekilde sakatlayabileceğinden emindim. Soğuk terler döküyor ve bu mengene gibi durumdan kurtulmaya çabalıyordum. Tabii ikimizin de sağ çıkabileceği bir durum gibi gözükmüyordu. İkimizden birisi orayı terk edemeyecekti o kesindi. Şimdiki tek çabam o kişi olmamaktı.
Yerde boğuşmamız ani saldırılarla yön değiştiriyordu. Benim savunmam pasif olmaktan çıkmıştı artık, ikimiz de birbirimizin “gözünü” hedefliyorduk. Elini sıkıca tutup yere vurdum, bıçağın sapı avcundan kaydı ve eli keskin kısma doğru hızla indi, avcundan dudaklarının renginde bir kan akmaya başladı ki, içimdeki bulantının yeniden yükseldiğini hissettim. Bu onun öfkesini olabilecek en yüksek düzeye çıkarmış olmalıydı. Hırsla bıçağı aldı ve geri çekildi, bu geri çekilme şiddetli bir dönüş manevrası olacaktı ama ben de aptal değildim. Yanımdaki masadan büyük kızartma çatalını kaptığım gibi bana hızla yaklaşan vücuduna doğrulttum. Durmaya çalıştı ama şarap emmiş halı bu frenleme hamlesine sadece kayarak karşılık verdi. Dengesini kaybedip öne doğru düşerken tutunabileceği bir şey bulabilmek için kollarını sağa sola attı, fakat bu onu yaşayacağı tüyler ürpertici sondan alıkoyamadı. Çatalın iki dişi boynuna girerken tok bir gıcırtı hissettim. Ardından da sıcak kan ellerime doğru fışkırmaya başladı. Çatalı geri çekmeye, etinden çıkartmaya çalışıyordum ama onun debelenmesi her şeyi daha da kötüleştiriyordu. Yerler kan gölüne dönmüştü ve ben sevdiğim kadını ellerimle öldürüyordum. Çaresizlik içinde çırpınıyordu, gözleri faltaşı gibi açılmıştı ve hırlayarak nefes almaya çalışıyordu.
Bir süre sonra herşey durdu. Bütün sesler kesilmişti sanki; bütün dünya susmuş gibiydi. Cansız bedeni odanın orta yerinde tuhaf açılarla kıvrılmış şekilde duruyordu ve ben kırmızı renge boğulmuş odada dikiliyordum. Fotoğraflar, kan içindeydi, halı kopkoyu bir kırmızıydı ve masadaki bir takım yiyecekler yerlere dökülmüştü. Dehşet dolu bir natürmortun içindeydim. Ve her ne yapacaksam çabuk olmalıydım.
Gece ilerliyordu ve etrafın sakinlemesini beklemeliydim. Her şeyden önce onu bu limanda bırakmayacağım belliydi. Luminol sıkıldığında her yerin ışıl ışıl parlayacağını bile bile adli tıpçıları elimle yatıma davet etmek olurdu bu, üstelik nefsi müdafaa iddia etmek komik olacaktı; onun gibi ince ve narin görünüşlü bir kadın ile benim gibi iri ve sağlıklı bir adam... Düpedüz kendi idam sehpamı kurmak demekti bu... Saate bakmayı akıl ettiğimde aradan ne kadar zaman geçmişti bilmiyorum.
Ama sırtımdan geçen ürpertiler ve içimi sarmaya başlayan panik ile yerdeki ölüye duyduğum öfke savaşıyordu. Hiç suçu olmayan bir çok kadını hunharca öldürmüştü. Benim de elimi kana bulamıştı. Bir anda uyandım rüyadan. Kendini bilerek öldürtmüştü; geçmişteki tüm suçları üzerime yıkabilecekti böylece. “Aman Tanrım” dediğimi hatırlıyorum, defalarca tekrar ettim bunu ve öfkem bu gerçekle daha da katlanarak beni sardı.
Hemen çıkıp demiri çekmeliydim ama motorla olmazdı. Sesi duyan güvenlik gelirdi ve ben zaten bekleyemeyecek kadar öfkeliydim. Ellerimle asıldım zincire, var gücümle asıldım. Önce epey zorladı ama sonra yükselmeye başladı. Gereken mühimmatı almaya vakit yoktu, sessizce gitmeliydim buradan...
Sonrası oldukça hızlı, bir o kadar da pürüzsüz gelişti. Limanı önce yavaş ve sessiz sonra da tam yolla terk ettim ve sabahın ilk ışıkları ufuk çizgisini belirlerken durdum. Demir attım ve içerideki tabloya geri döndüm. Halıyla sardığım bedeni denize atmadan önce her yeri temizledim, çamaşırsuyu stoğunun yarısı gitti. Temiz suyumun çoğunu kullandım. Ve kanlı suları denize döktüm. Açık denizden üçgen yüzgeçler görünmeye başlasın diye çok beklemem gerekmedi. Neredeyse güneşin doğuşu tamamlandığında geldiler, çok açtılar belli ki, daireler çiziyorlardı.
Cesedi aşağı attım. Fokurdamaya benzer bir hareketlenme oldu ve kırmızıya kesti denizin bir bölümü... Gerisine bakamadım; zira gecenin tamamı kıpkırmızı geçmişti ve ben geri dönüşsüz şekilde vejeteryan olmuştum; katil ve kaçak olmanın yanında tabii...
Şimdi denize bakıyorum. Saten bir çarşaf gibi uzanıyor önümde. Ve ben sebep olduğum acıları düşünüyorum, geride bıraktığım tüm ölüleri... Burnumda hâlâ lavanta kokusu...
Pruvada dikiliyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder