16 Mayıs 2012 Çarşamba

Bank

Tüm her şey orada otururken oluyor aslında...

Tüm koşuşturmacaların arasında hep kafamın bir yanında o görüntü var. O bankta yan yana oturuyoruz ve aslında biz hiç "gerçekten" o bankta oturmadık öyle yan yana... Gerçek de neyse!

Rüzgarın sıcaklığı kırdığı bir yaz günü öğleden önce saatlerde güneş de arkamızdan arkamızdan vurup o büyük çınarın yapraklarının gölgeleri ile oyunlar yapıyor omuzlarımızda. 1900 bilmemkaçlardan kalma o eski beyaz ahşap binanın yanındayız ve bazen ben sinir olurum görüşümü kapatmasına bilirsin... Bilir misin? Artık biliyorsun.

Yemin ederim kalkıp gitmek istiyorum ve seni rahat bırakmak istiyorum. Yemin ederim artık hiç bir söz söylememek , akıntıdaki girdapları, önümüzden gecen allı beyazlı tankerleri gösterip gösterip ne taşıdıklarına dair seninle yarışmamayı, "kapital" ve "sağ-sol" tartışmalarında sen sinirden kudururken gülerek seni daha da sinirlendirmemeyi, köpekleri, kedileri, kuşları, hayatı konuşmamayı ve beni yanında hissetmemeni çok istiyorum. Çünkü seni özgür bırakamamam büyük haksızlık sana. Aslında bana da... Ve ben niyeyse o bankta oturup içimden senle konuşmaya devam ediyorum ve sana anlatacak ne çok şeyim olduğuna şaşıp kalıyorum.

Her günkü iş stresimin, yemek yediğim, su veya içki içtiğim, çoook sevdiğim şarkılar dinlediğim anların arasında hep koşa koşa geliyorum o banka ve orada hiç saat değişmemiş, insanlar alabildiğine az ve sessiz, martılar, küçük teknelerin pancar motorlarının sesi ve rüzgar hep aynı oluyor. Senle oturup uzun uzun karşı kıyıya bakıp "bak neler oldu" diye anlatıyorum.

Nasıl kalkıp gittiysen ben hiç hissetmedim. Hissetmek de istemedim. Belki sen de kalkıp gitmedin... Bilmem. Bilmek de istemem. Çünkü: Bir gün bir pencerem açık kalmıştı, kalbin gözüktü oradan. Ne şiddetin, ne onca üzüntü hiç kirletemedi o görüntüyü ve ben de sevdim işte. İnsanın bir başka insanı sevdiği şekilde ne seninle ayrı cinsiyetten olmamız, ne ayrı düşüncelere değer vermemiz, ne şeklin ifade ettiği şeyler hakkindeki yol ayrımımız hiç ama hiç dokunmadan, naifçe ve çok sevdim o güzel temiz kalbini.

Yemin ederim gitmek istiyorum!
Yemin ederim kalmak istiyorum!
Her seferinde bu bankta omzunu hissetmek istiyorum ve seni rahat bırakmak...

Yemin ederim sana seni özlediğimi söylememek istiyorum, çünkü sana seni bırakamadığımı söyleyince belki de siyah tişörtünün eteğinden tutan 5 yaşındaki kız çocuğunu göreceksin ve onun orada olduğunu hissetmediğin zamanlarda olduğu gibi huzurlu olamayacaksın diye geberiyorum kahrımdan.

Ama söylemeden de kahroluyorum. Yaşlarım gözlerimden iri iri süzülüp, o taş döşeli sahile aka aka koşuyorum bir aşağı bir yukarı. Banka oturmadan gitmek istiyorum. Yemin ederim bir sefer de omzunu hayalimde hissetmemek, yok olduğuna kendimi bir kez inandırmak istiyorum. Bir kez inanırsam bir daha o sahile, o saate, o ana, gülüşüne (hihihiii diye başlayıp ahahahaaaa! olan ve beni çok keyiflendiren gülüşüne) alaycılığına, zekana dönmem sanıyorum.

Dönmemek istemiyorum ki işte!

Bu çelişkide sen aylardır o Haziran sabahının 10.30 sularında, tenha sahildeki eski bankta, Kuruçeşme'ye nazır oturup benim her şeyime ortak oluyorsun. Omzumu omzuna dayayıp sana güvenerek orada öylece sonsuz bir anda yaşayıp gidiyorum.

Yemin ederim bunu yazmamak için çok direndim, sen hiç bilme istedim.

Ama bil de istedim.
Çok değerlisin.
Yemin ederim.

Uzakta ve değerli...


Hiç yorum yok: